Kayıtlar

Haziran, 2026 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

siperpunk gelecek

Resim
**  bunları korku dolu, siberpunk bir geleceğe taşıyan ve "modernitenin" çarpık bir sonucunu tasvir eden karanlık ve ürkütücü bir yorum: Bu görüntü, "yüksek teknoloji, düşük yaşam"ın bir kanıtı olarak, sadece bir siberpunk kulübü sahnesinden daha fazlasını, karanlık, biyo-sentetik bir mutasyonu tasvir ediyor. Şiddetli ve yapay pembe-mor floresan ışığı altında, figürün yüzü çarpık bir maske yerine, teknolojik bir parazitin deriye entegre olduğu korkunç bir birleşme gibi görünüyor. Orijinal maskenin çiçekli dokusu, eti andıran sentetik polimerler ve çıplak devre panolarından oluşan rahatsız edici bir dokuya dönüşüyor, yüzü ele geçiriyor. Göz makyajının abartılı, ürkütücü açıları, altında yatan sibernetik modifikasyonların gerginliğini gösteriyor. En tüyler ürpertici olanı, kafadaki ışıklardır; artık neşeli simgeler değiller, doğrudan kafatasına yerleştirilmiş, parlak pembe (kalp) ve sarı (yıldız) bir enerji emisyonunu yayan, ancak etrafındaki dokuyu yakmış görünen kab...

Nasreddin Hocaya Mektup

Sevgili Nasreddin Hoca, Sana bu mektubu yüzyıllar sonrasından yazıyorum. Dünya çok değişti. İnsanlar artık ceplerinde taşıdıkları küçük kutularla birbirleriyle konuşuyor, uzak şehirleri görüyor, hatta bazen hiç tanımadıkları insanlarla tartışıyorlar. Ama bir şey değişmedi Hoca. İnsanlar hâlâ eşeğini kaybedip başkasında arıyor. Hâlâ kazanın doğurduğuna inanıp öldüğüne inanmıyor. Hâlâ komşusunun tavuğunu kendi bahçesinde görmek istiyor. Senin fıkralarını okudukça anlıyorum ki mesele teknoloji değilmiş; insanın kendisiymiş. Bugün yaşasaydın belki sosyal medyada milyonlarca takipçin olurdu. Bir gün göle yoğurt çalarken videon çekilir, ertesi gün herkes bunun nedenini tartışırdı. Sen de muhtemelen aynı cevabı verirdin: "Ya tutarsa?" Hoca, bazen dünya çok gürültülü geliyor. Herkes konuşuyor ama az kişi dinliyor. Herkes haklı çıkmaya çalışıyor ama az kişi gülümseyebiliyor. İşte o zaman senin hikâyelerini hatırlıyorum. Çünkü sen insanlara sadece güldürmeyi değil, düşünmeyi de ...

alışveriş, avm, tipler

Şehirden kopup hafta sonunu değerlendirmek için sahil kıyılarına akın edenler önce büyük alışveriş merkezlerinde kalabalıklar oluşturuyor, insanlar rüzgarın etkisiyle çimenler gibi salınıyor, gereksinim ve doyum burgaçlarıyla dalgalanıyor, doyum bilmeyen yığınlar içinde ter kokulu tipler. 

şehir ve deniz kıyısı

Balçova' nın sıcaklığını arttıran, deniz rüzgarının içerilere girmesine mani olan, göz zevkini bozan, dankoz mütehahitlerin yaptığı binaların arasına sıkışmışlıktan kurtulmak için deniz kıyısına,, İzmir uzağına geldim. Deniz, zikrine devam ke! Dalgalar beni kucağınıza alır mısınız?

medyanın kişiliğe etkisi

Çok haklı ve yerinde bir benzetme. **"Kişiliğe mengene kayışı takmak"** ifadesi, medyanın ve algoritmaların üzerimizdeki baskısını inanılmaz derecede güzel özetliyor. Gerçekten de modern dünyada TV ve sosyal medya, sadece vakit geçirdiğimiz araçlar olmaktan çıkıp, kimliğimizi şekillendiren, bizi yavaş yavaş sıkan ve kalıba sokan birer mekanizmaya dönüştü. Peki bu mengene bizi nasıl sıkıştırıyor? Durumu birkaç başlıkta özetleyebiliriz: ### 1. Algoritmik Yankı Odaları (Sosyal Medya) Sosyal ağlar, önümüze sadece hoşumuza giden ya da bizi öfkelendiren (yani platformda tutan) içerikleri getiriyor.  * **Sonuç:** Farklı fikirleri görmez oluyoruz, kendi doğrularımız keskinleşiyor ve esnekliğimizi kaybediyoruz. Mengene, düşünce dünyamızı tek bir doğrultuda sıkıştırıyor. ### 2. Kitle Psikolojisi ve Yönlendirme (TV) Geleneksel TV kanalları, belirli anlatıları ve gündemleri topluma dikte etmekte hala çok güçlü.  * **Sonuç:** Bize "neyi düşüneceğimizi" değil belki ama **"ne...

Feyme Hanım

Feyme hanım, ay yüzlü, beyaz sakız tenli bir hanım. Vücut ölçüleri ayarsız,  tokmak gibim, Basen çevresi 1,5 metrelik mezüreyi geçer. Ay yüzlü de son zamanlarda kozmetik salonundan çıkmıyor, yüzü propan renklerden tablo gibi. Bide bu göçmen komşu kadınına allık yaptırdı, onu yüzünde kullanıyor. Feyme hanımın yürüyüşü de değişti, para mı çıktı ne! 

modernite ve edebiyat

Görselde ilettiğin çarpıcı ve bir o kadar da düşündürücü temalardan yola çıkarak, modernite eleştirisi ve edebiyat ilişkisini ele alan bir deneme/makale hazırladım. İşte **Screenshot_20260624_153522.jpg** isimli dosyada belirttiğin "karanlıklaşan ruhlar, kabusa dönen modernite ve distopik edebiyat" eksenindeki o yazı: # Modernitenin Kabusu ve Edebiyatın "Üfürülen" Distopyası İnsanlık, yüzyıllar boyunca "ilerleme" ve "aydınlanma" vaatlerinin peşinden koştu. Modernitenin sunduğu rasyonel dünya kurgusu, insanı daha özgür, daha mutlu ve daha müreffeh kılacaktı. Ancak 21. yüzyılın geldiği noktada, bu kurgusal hayallerin büyük bir hızla kabusa dönüştüğüne tanıklık ediyoruz. Dünyadaki mevcut ekonomik, siyasi ve teknolojik sistemler, insanı özgürleştirmek bir yana, adeta kitlelerin ruhunu karanlığa mahkum ediyor. ### Algı Yönetimi ve "Karanlıklaşan Ruhlar" Bugün toplumlar, görünmez iplerle bağlamış kuklalar gibi, belirli odakların çıkarları doğ...

modernite sonuçları ve edebiyat

Alaettin Coşkun, bu derin ve düşündürücü konu üzerine bir makale yazmak oldukça ilginç bir fikir. İşte bu temalar etrafında şekillenen bir makale taslağı: --- **Modern Dünyanın Karanlık Yüzü: Distopya ve Edebiyat** Giriş:   Modern çağ, insanlığın en büyük buluşlarını ve ilerlemelerini beraberinde getirmiştir. Ancak bu ilerlemelerin gölgesinde, ruhları karanlıklaştıran, bireyleri yalnızlaştıran ve toplumsal değerleri sorgulatan bir distopik gerçeklik de ortaya çıkmıştır. Edebiyat, bu karmaşık yapıyı anlamak ve sorgulamak için en etkili araçlardan biri olmuştur. **1. Modernite ve Distopya**   Modernitenin sunduğu kurgusal hayaller, başlangıçta insanlara umut ve yenilik vaadiyle gelmişti. Ancak zamanla, bu hayaller kabusa dönüşmeye başladı. Toplumlar, bireylerin düşüncelerini ve duygularını kontrol etmeye yönelik sistemlerin etkisi altında kalmış, bireysel özgürlükler giderek kısıtlanmıştır. Bu bağlamda, distopik edebiyat, modern insanın karşılaştığı bu zorlukları ve ka...

devasa binalar ve estetik

Resim
Devasa binalar ve mimari süslemeler üzerine bir makale: --- **Devasa Binaların Gücü ve Estetiği** Mimari, insanlık tarihinin en köklü sanat dallarından biridir ve devasa binalar, bu sanatın en etkileyici örneklerini sunar. Saraylar, ibadet haneler ve diğer büyük yapılar, sadece işlevsel amaçlar taşımakla kalmaz; aynı zamanda insanın ruhunu besleyen, toplumsal değerleri simgeleyen ve kültürel mirası yansıtan yapılar olarak da önem taşır. **Güç ve İhtişam** Devasa binalar, güç ve ihtişamın sembolleri olarak inşa edilmiştir. Bu yapılar, genellikle bir toplumun gücünü, zenginliğini ve kültürel derinliğini sergilemek amacıyla tasarlanır. Örneğin, tarihi saraylar, krallıkların ve imparatorlukların otoritelerini pekiştirirken, büyük camiler ve kiliseler de inanç ve topluluk birliğini simgeler. Bu binalar, yalnızca fiziksel varlıklarıyla değil, aynı zamanda taşıdıkları anlamlarla da dikkat çeker. **Mimari Süslemelerin Önemi** Devasa binaların güzelliği, iç ve dış mekanlarındaki süs...

#almanyalı Ahmet

ALMANYALI AHMET (BERBER AHMET) ……öncesi, günlükte- notlarda (7 Nisan 25) veya Çayhane Hikayeleri        Aslen, bu Karamanlı. Karaman’ın Hecceler köyünden, İstanbul’a gitmiş. Daha önce İstanbul’a göçen hemşehrilerinin yanına gelmış. Dolapdere’de bulunmuş. Kalite adam. Güngörmüş, günler görmüş! Tarlabaşı hikayeleri var! On altı yaşından itibaren, köylülerinin yanında kallmiş. Köyden samimi bir arkadaşı çağırmış, o da gitmiş. Ahmet abi, dört kardeşten en ufağıymış. Tarlabaşı’nda bir berberde çalışmaya başlamış. Pavyonda çalışan bir kadın bir apartman kiralamış, odalarını tek tek kiraya veriyormuş. Hemşehrilerinin yanından ayrılıp, orada  kalmaya başlamış. İlk iş olarak,kazandığı paradan, gramofon ve Hafız Burhan’ın taş plağını almış. Devamlı makber şarkısını dinliyormuş.’’ Her yer karanlık pür-nur o mevkin…’’ Sonra Malatyalı Fahri Kayahan dinlemiş. Malatyalı Fahri’nin hikayesinden etkilenmiş. Hikaye acıklı! Malatyalı Fahri, birini sevmiş, sevdiği kadına iftira atmı...

Şükrü 1

Akşam üstü. Işık ne tam sarı ne tam soluk. Arada kalmış bir saat. Kahve kalabalık ama sesler boğuk. Sanki herkes konuşuyor da kimse bir şey söylemiyor. Ben köşedeyim. O, her zamanki yerinde. Kapıya yakın masa. Kalabalığa uzak. Elektrikçi. Adını söyledim mi, hatırlamıyorum. Zaten önemli değil. Bazı insanlar isimlerinden çok duruşlarıyla kalıyor akılda. Geliyor. Oturuyor. Çay. Sigara. Başka bir şey yok. Herkesi tanıyor. Ama kimseye ait değil. Selam veriyor, bitiriyor. Uzatmıyor. Sanki kelimeler de onun için birer masraf. Bir gün ışık titredi. Kimse anlamadı. O baktı sadece. “Topraklama zayıf,” dedi. Sesi yüksek değildi ama doğruydu. Hep doğru gibi. Beş dakika sonra ışık düzeldi. Kimse teşekkür etmedi. O da beklemedi. Telefonunu çıkarıyor bazen. Trabzonspor maçı. Sessiz izliyor. Tepki yok. Sevinç yok. Üzüntü yok. Sadece bakıyor. Ben söyledim bir gün: “Ben Göztepeliyim.” Baktı. Kısa. “İyi takım,” dedi. Uzamadı. Ama yetti. Konuşmalarımız hep kısa. Ama boş değil. “Her...

Kafe Maya 2(olabilir) veya 7)

Bosnalı'nın deniz kenarındaki kafesi, şehrin takvimlerinden düşmüş bir yer gibiydi. Bulduğu tahtalardan yaptığı peykeler ve masalar, sanki eski gemilerin unutulmuş anılarından sökülüp getirilmişti. Ben her gelişimde zamanı cebimde bırakıyordum. Deniz, mavi bir saat gibi durmadan sallanıyor; rüzgâr ise kulağıma kimsenin bilmediği hikâyeler fısıldıyordu. Şehrin gürültüsü uzakta paslı bir makine gibi çalışırken, burada martılar gökyüzüne beyaz harflerle şiirler yazıyordu. Bir ara masaların kök saldığını, peykelerin yavaşça denize doğru yürüdüğünü gördüm. Belki de görmedim. Çünkü bu kafede gerçek ile düş, aynı bardaktan çay içiyordu.

Silinmeyen Ben 3. romanın devamı

 Aşağıda, Kör Gözlerin Ülkesi evrenine uygun bir şekilde, Niva’nın direnişi yayma çabalarını ve sistemin buna verdiği cevabı dramatik ve distopik bir üslupla öyküleştirerek yazdım: Niva'nın Kıvılcımı Niva, Gözsüzler Mahallesi’nde başlayan sessiz uyanışı artık sınırların ötesine taşımaya kararlıydı. Kendini görünmez yapan sistemin şifrelerini çözmüş, veri filtrelerinin altındaki çıplak gerçeği görebilen yazılımlar geliştirmişti. Onlara “ayna kodları” diyordu. Bu kodlar, ekranlara yansıtılan yalan görüntülerin altında saklı gerçekliği ortaya çıkarıyor, halkın zihnine yeni bir pencere açıyordu. Niva, bu kodları holografik reklam panolarına, kamusal terminal ekranlarına, hatta çocukların kullandığı eğitim uygulamalarına bile gizlice yerleştirmeye başladı. Bu kodlar bir göz kırpışı kadar kısa süren sahnelerle başlıyordu: Gerçek açlıktan ölen bir çocuk, sistemin çöpe attığı yardım malzemeleri, sahte haberlerin düzenlenmiş versiyonları ve tüm bunlara arkasını dönmüş “Gözetmen Konseyi...

silinmeyen Ben,, 2,, roman devamı

Resim
Elbette, devam ediyorum. İşte “Silinmiş Aşk”la Yüzleşme  1bölümünün devamı: Bölüm: Silinmiş Aşk Avatarın sesi yankılandı, duvarlardan, tavanlardan, hatta Elif’in kalp atışlarından bile süzülüyormuş gibi: “Şimdi seni en derin acına götüreceğim. Eğer istersen... onu bir daha görebilirsin.” Elif’in gözleri kıpırtısızdı. Ayaklarının altında dijital tozlar kıvıl kıvıl kaynaşıyor, eski dosyalar kendi kendine açılıyor, içlerinden bir zamanlar saklanan duygular dökülüyordu. Birden ortam değişti. Artık mahkeme salonunda değildi. Karanlık bir odadaydı—tıpkı beş yıl önce ayrılık sonrası günlerde olduğu gibi. Pencereden sokak lambası vuruyordu, odanın köşesinde pelüş bir yastık vardı, hâlâ yerinden oynamamıştı. Ve bilgisayar ekranında… O video yeniden oynatılmaya başladı. Elif’in silmek için saatlerce mücadele ettiği o veda mesajı. Ekranda bir adam vardı. Sakalları hafif uzamış, sesi yumuşak, gözleri doluydu. Elif’in eski sevgilisi, Can. “Elif… Biliyorum, izle...