Kayıtlar

Mayıs, 2026 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

Felsefe Taşı

Başlık: Felsefe Taşı ve Beton Ormanlar Özet: Orta çağdan kalma bir köyden gelen genç bir adam, büyük şehirdeki beton yığınlarının arasında kendini kaybolmuş hisseder. Köyünde büyükbabasıyla birlikte eski simya kitaplarını incelerken, altın yapma hayaliyle büyümüştür. Şehirde, parayı her şeyden üstün tutan zengin bir ailenin hizmetine girer. Bu aile, geleneksel değerlerden kopuk, sadece maddi başarıya odaklanmıştır. Genç adam, hem hayatta kalmak hem de köklerinden gelen simya bilgisini kullanarak bir çıkış yolu bulmak zorundadır. Hikaye: Kaan, köyünün tozlu yollarından çıkıp, göz kamaştıran şehir ışıklarının içine adım attığında adeta başka bir dünyaya gelmişti. Burası, büyükbabasının eski simya kitaplarında okuduğu, altın ve ebedi yaşam arayışlarının yapıldığı yerlere hiç benzemiyordu. Şimdi, her şey para üzerine kuruluydu. Zengin bir ailenin malikanesinde çalışmaya başlamıştı. Ailenin başındaki Madam Leyla, geleneksel değerlere inanmayan, sadece maddi başarıyı önemseyen bir kadındı. K...

RUH YOLDAŞIMA XVII

   Ana metinde

Ruh Yoldaşıma,, Çocukluk (eklenecek metinler var)

      Denize hayrandık biz. Öylesine durduk kıyıda, ruh ve bedenimiz dalgalarla birlikte ahenk içinde. Deniz kokusuyla donanmış yaşam dolu rüzgar, iki can arasında. Gem tanıyan bir sevgiydi bu; aşktan ileri muhabbetti. Susuz toprağı sulayan, toprak kapları dolduran yağmur gibi, temiz ve serin bir sevgiydi. Islatsın beni ta içime girerek. Huzur ile, kalbi sakin tutan muhabbetti bu.       Gün batımının kızıla dönmüş renginde, muhabbet, mükemmel denk düşmüştü. Martı’nın kanatlarını andıran beyaz bulutlar arasından süzülen, kutsayan kızıl,  bana daha güzel gelir. Hayatın, dostluk vecdi içindeki parlamış dünyevi hisleri yakıp kül eden varlığın saf alevi gibi ışıldar.                                                                       BAHÇIVAN        Kordon boyu, o...

PAKİZE

     Annesiyle son vedalaşmasıydı. Annesinin yüzü, vedalaşan dolunayın tekrar ziyaretini yenilemesinde nasıl parlıyorsa öyle beyaz ve paktı. ‘’ Sadece, oksijen veren cihazın ağızlığı dudağının altını morartmıştı, serumun iğneleri kolunu kanatmıştı, başka bir şey yoktu. Yüzü bembeyaz, pamuk gibiydi.’’ Diye Ayşe betimleme yapmıştı.         Annesinin üzerine suyu dökerken, gözyaşları da dökülüyordu. Ebedi bir ayrılık değildi bu, bunu gerçek olarak kabul ediyordu. Ayşe’nin gözyaşı sisi, gözlerinin siyah kenarlarını derinleştiriyordu. Annesinin yüzü gibi beyaz yasemenler! Ah, bu yasemenler. Ayşe, beyaz yasemenleri ellerine dolduruyordu. Sevginin el ile örülmüş veda çelengi, Pakize’nin toprağının üzerine koyacaktı.      Pakize, toprağına, doğduğu yere götürülecekti, Bodrum Ortakent’e ( Müskebi). Bunun ilk öncesi ise; sabah erkenden, kızlar, damatlar, teyze kızı, ufak bir kahvaltı yapıp yola koyulduk, İlk durak, İzmir Mezarlıklar Müdürlüğü...

Yaşar abi

YAŞAR ABİ (ABE)     Eskiden kahve çalıştıran, kumar oynatan, Yaşar abi,      Köyden gelen biri, Yaşar abi’den ayran istemiş,’’ Biz de şehir ayranı var.’’ ‘’ O ne?’’ ‘’ İyidir. Buzlu!’’ köylüye  su katılmış rakıyı vermişler. Adam beğenmiş bir tane daha istemiş. Neyse adam matiz olmuş. Adamın çocukları ‘’ sen babamıza ne yaptın’’ deyip Yaşar abiyi dövmeye gelmiş!       Yaşar abi, İzmir’e ilk geldiğinde Basmane Çorakkapı camisinin kenarında gevrek satmış ‘’ İşler çok iyidi. Belediye burda olmaz, karşıya tren garının oraya git dedi. Ben de tezgahı taşıdım. Sonra iyi bir paraya devrettim. Geldim Balçova’da kahve açtım. Almanya’dan biri geldi. İzine gelmiş. Aladin abime söyleyim! Atila göndermiş. Oyun kur diyo. Olur dedik. Bi adam Teleferik’te bi adam Konak’ta. Ceketsiz Hüseyin’le, Sessiz Hanefi. Neyse haber gönderdik. Onlar gelinceye kadar adamı oyalamak lazım Yanda bakkal var, gittim,’’ bir rakı ver’’ dedim, ‘’Yaşar abi  borcun var vermem.’’...

ŞÜKRÜ 2

Akşam üstü. Işık ne tam sarı ne tam soluk. Arada kalmış bir saat. Kahve kalabalık ama sesler boğuk. Sanki herkes konuşuyor da kimse bir şey söylemiyor. Ben köşedeyim. O, her zamanki yerinde. Kapıya yakın masa. Kalabalığa uzak. Elektrikçi. Adını söyledim mi, hatırlamıyorum. Zaten önemli değil. Bazı insanlar isimlerinden çok duruşlarıyla kalıyor akılda. Geliyor. Oturuyor. Çay. Sigara. Başka bir şey yok. Herkesi tanıyor. Ama kimseye ait değil. Selam veriyor, bitiriyor. Uzatmıyor. Sanki kelimeler de onun için birer masraf. Bir gün ışık titredi. Kimse anlamadı. O baktı sadece. “Topraklama zayıf,” dedi. Sesi yüksek değildi ama doğruydu. Hep doğru gibi. Beş dakika sonra ışık düzeldi. Kimse teşekkür etmedi. O da beklemedi. Telefonunu çıkarıyor bazen. Trabzonspor maçı. Sessiz izliyor. Tepki yok. Sevinç yok. Üzüntü yok. Sadece bakıyor. Ben söyledim bir gün: “Ben Göztepeliyim.” Baktı. Kısa. “İyi takım,” dedi. Uzamadı. Ama yetti. Konuşmalarımız hep kısa. Ama boş değil. “Her...