Denize hayrandık biz. Öylesine durduk kıyıda, ruh ve bedenimiz dalgalarla birlikte ahenk içinde. Deniz kokusuyla donanmış yaşam dolu rüzgar, iki can arasında. Gem tanıyan bir sevgiydi bu; aşktan ileri muhabbetti. Susuz toprağı sulayan, toprak kapları dolduran yağmur gibi, temiz ve serin bir sevgiydi. Islatsın beni ta içime girerek. Huzur ile, kalbi sakin tutan muhabbetti bu.
      Gün batımının kızıla dönmüş renginde, muhabbet, mükemmel denk düşmüştü. Martı’nın kanatlarını andıran beyaz bulutlar arasından süzülen, kutsayan kızıl,  bana daha güzel gelir. Hayatın, dostluk vecdi içindeki parlamış dünyevi hisleri yakıp kül eden varlığın saf alevi gibi ışıldar.
                                                                      BAHÇIVAN
       Kordon boyu, o anda sonsuz dünyaların deniz kenarı,
       Başımın üzerindeki uçsuz bucaksız gök durgundu ve deniz durmak bilmiyordu, dalgalar sertti. Sonsuz dünyaların sahilinde, iki can, müzik dinleyerek ve raks ederek buluşur. (buluşmuştu) Deniz gülerek onları seyrediyor, onların gülümsemesi, parlak ve içtendi… Mücevher kakmalı yelpazeye gerek yoktu. Serinletiyordu esinti. Deniz üstü köpürür, kayığa binsek götürür. Lakin gerek var mıydı? Sevinç ışığı alevlenmişti ya! Arzın bir ucundan bir ucuna gitmeye gerek yoktu. İşte! O an bu an! Gün bizimdi. Şükür.
         Ey güzellik gülücüklerini etrafa saçarak gel. Bana, hayatın, lotus yaprağındaki yağmur damlasından başka bir şey olmadığını söyle ve yağmurlu gecelerin ardından sonbaharım ve ardından baharım, gel, etrafa öpücükler saçarak gel.
       Şarkı, sevginin kolları gibi musikisini etrafımıza dolayacak. Dokunuyordu şarkı ruhumuza, oturuyorduk şarkının yanında, rüyalarımıza girecek tıpkı bir çift kanat gibi olacak ve beni bilinmezliğin ta ucuna götürecek, karanlık gece yolumu kapladığı zaman, başımın ucunda bir yıldıza benzeyecek. Ve sesin, ölüm içinde solunca, şarkım, senin yaşayan kalbimde konuşacak. 
                  -------------------------------------------------------------------------------------------------
       Bulutlar rüzgarın etkisiyle  deniz ötesinde toplanıyor. Dağ yağmuru gördü. Deniz kıyısındaki sıra palmiyeler, başlarını kararmış göğe değercesine kaldırmış. Martılar, ıslak kanatlarıyla kıyıdaki taşların üstünde sessizce duruyor ve kıyının karşı yakasını kara bulutlar kaplamış. İçimde hüzün, akşam lambaları yanıncaya kadar…
                                                                      RUH YOLDAŞIMA
      Gün ışığı, gökte kül rengini aldı. Saatin kaç olduğunun önemi yok. Çünkü bir tat, bir sevinç, dolu dolu. Bizim özel günümüz! Çaksın şimşekler, yağsın yağmur. Bana, ağaçların altında yürüdüğümüzde, çiseleyen yağmuru anlat.
        -----------------------
     Mevsimin, en son, gül çiçeğiydi. Kadife yumuşaklığında yaprakları kırmızıydı. En sevdiğime armağan etmek isterdim. Onu kopardım. Belde binalarının arasından, dudaklarımda aşkın sessizliği yerleşmiş ve serin sonbahar yağmuruyla ıslanmış yollardan en sevdiğimi anarak mabede yürüdüm. Dünya denilen gurbette teselli sebebime, gülü vermek isterdim, kenarda duran boş masaya koydum.
       -----------------------
       Donmuş suyun kabını parçalaması gibi, bir anda dağı patlatarak akan lav gibi; ama gem tanımayan aşkı tanımam.  Sevgi, saf ve duru olmalı. Toprak testiyi dolduran yağmur gibi; temiz ve serin sevgiyi gönder. Islanarak, varlığın ta içine girerek, yaşamın çiçeklenen ağacında yayılacak sevgiyi gönder.   
     -----------------------
     Eylül ayının en sıcak günü değildi. İçimizde huzur dolu, bir kuş gibiyiz. Alayına umarsız. Deniz suyundan bir ses ‘’ hey güzellik müptelası canlar’’ diye seslendiğini duydum. Neş’elenerek gülümsedim. İçimde yalın bir his.  Hayaletli saatler değildi. Hayatın önümüze serdiği zaman. Haykırıyorum, ‘’bitmesin bu an’’
     -------------------------
     Kalbim, uçarcasına heyecanlanırsa, gözlerimi kaparım.   Yürürken aniden şaşıracak olursam, sokağına girerim. Sakin ve dingin olarak bahçene girersem, çiçeklerini koklarım. Küreklerim, coşmuş suya düşerse, sahiline yüzerim. Gece, son Eylül gecesidir)ydi).Esrik eden bir misk-i amber kokusu getirmişti rüzgar. Rüzgar, güney rüzgarı. Dolaşıyorum. Elde edemeyeceğim şeyi arıyor, istemediğim şeye takılıyorum. İstediğimin hayali, kalbimden çıkıyor ve raks eyliyordu. Parıldıyor hayal, gecenin bir vaktinde, sonra kayboluyor. Yakalayamıyorum. Elde edemeyeceğim şeyi arıyor, istemediğime denk geliyorum.
      ------------------------------
      Hayatım, taze iken bir çiçekti, canlı ve dikkat çeken. Bir iki yaprağı düşse de önemli değildi. Şimdi sonbahar rüzgârına dayanamayıp yaprakları yere dağılan bir gül gibidir!
     -------------------------
     Dalgalı denizin üzerinden güneşin kovaladığı sonbahar bulutlarının gölgeleri kayarak geçer. Bizde koşalım, mesafeleri şimşek hızıyla katederek, mavi gökyüzüne, fırtına gibi varalım. Yağma edelim bulutları. Havaya gülüşler yayılsın. Günümüzü şarkılarla geçirelim. Eve varmasam olmaz mı?
     -----------------------
    Soruşturan gözlerin neden kederlidir. Benim, ruhumu anlamaya çalışıyor. Yaşantımı- hayatımı- hiç atlamadan baştan sona gözlerinin önüne serdim. Eğer hayatım bir çiçek olsaydı, sapından saçına iliştirirdim, ama acılarla solu. Sana tattırmak istemezdim!
      --------------------------
     Bahar, çiçekleri ile vücuduma doldu. Deniz rüzgarları sarmaşık yapraklarının gölgeleriyle oynuyorlar. Kalbim, kalbinde, gözlerim sevinç ile parlıyor, hayat fışkırıyor içimden. Sen, hayatımın sahilinde dolaşıyorsun. Hülyalarım, renkli pervaneler gibi etrafında dönüyor. Varlığımın kuytu köşelerinde yankılanan senin şarkıların(mı?).
      -----------------------
                                                                              GURBET
       Ayrılığımızın ziyadesiyle elim kısmını,  nasıl anlatayım? Buralarda şaşaalı bir hayat olmamıştı. Seneler geçmiş, ölüm yaklaşmıştı, doğduğum yerde ölmeyi arzu ettim. Memleket özlemi, ağır basmıştı ya ondan! Gitsem! Gittim! Ölenleri toprak yuvalarında ziyaret ettim. Evimiz, hayalen gözümün önüne geldi. Ağlamaklı oldum. Kaleye çıktım. Kalenin yüksek surlarında oturdum Altmış sene evvelki zamana gittim. Gurbet içinde gurbet yaşamış anam ve babam, Sılamda acıklı bir gurbet hissettim.. Gurbet içinde bir Ptizren gördüm. Dedim ‘’ şu fani dünyada fani bir misafirim’’ Şehrin üzerinden, Kasım bulutları kayarak geçiyordu. Aşağıda Prizren deresi güneşten parlayan damlacıklarıyla akıyordu. Havada yine de deredeki köpükler gibi sevinç ve hüzün yüzüyor.
                                                                           HASRET
        Benim için, gitme zamanıdır. Ben gidiyorum. Akşamüstünün karanlığında kollarını uzattığında ben yatağın yanında olmayacağım. Çocukken sırt sırta verip uyuduğumuz yer yatağında sessiz(im) Ben, seni nazlı bir esinti olarak saracağım.  Geceleyin yağan yağmurun yapraklar üstünde oluşturduğu damlacıkları (duran damlacıkları) öpeceğim. Gece, sessizliğine büründüğü zaman ve gülüşlerim açık pencereden odana girecek. Eğer uyuyamaz, uyanık kalırsan sana Venüs’ten ‘’ uyu anam uyu’’ türküsünü söyleyeceğin. Ay şuaları  yatağının başucuna gelecek ve sen uyurken yanına yatacağım. Özledim ya seni Anam! Sen bir rüyasın benim için (benim rüyamsın sen) Anam! Anam, sen uyurken göz kapaklarının arasından senin uykularına dalacağım ve sen uyandığında rüyanı hatırlayacaksın. 
                                                                              I X
         Acele edecek bir şeyim olmasın, boş yollar benim olsun, eve dönmek saatim belli olmasın. Ben, taklit bilezikler, billursu bileklikler satarak vaktini geçiren bir seyyar satıcı olmak isterim(istedim). Ben inci adasının sahilinden geçeceğim. Orada inciler gün ışıldarken, kır çiçeklerinin üstünde titreşir. İnciler, çimenlerin üstüne düşer, yağmur serpintisi gibi açılırlar. Çiy, düşmüştü ya!
                                                                               X
         Onların Ganeş’leri var. Ben ondan bir şey beklemiyorum. Manasız olana, mana yükleyecek değilim. Sokaklardaki ışıkları, yıldızlarla kıyaslayacak değilim. Çocukluğumdaki gibi beş taş oyunundaki taşları, şeker sanıp ağzıma atmam. Oduncunun, odunları yükleyip götürmek için getirdiği eşeğe ders versen ve o neden sonra anırmaya başlar. Ve de’2 Tada, gerçeği öğrendim, gücüm hafifledi.’’
                                                                              XI
       Mevsim ilkbahar. Güneş göğe yükselip öğleye ulaştığı zaman Şar dağlarının karlarını eritir, düzlüklerde, birden- apansızın sayısız çiçekler, ya aynen ya kısmen meydana çıkar ve yeşillenmiş otların arasından yükselir. Nisan yağmurunda bayram ederler. 
                                                                               XII
        Bağlarım koparılmış, her yere gidiyorum.(gidebiliyorum) Evime geliyorum, köşemde bağdaş kuruyorum ve uçuk vakitler düşlüyorum. Kuşanıyorum zırhımı, atım koşmaya hazır, yeleleri uçuşarak dörtnala mesafeleri katediyoruz. Ben hükümdarlığımı elde edeceğim.
                                                                             XIII
       Şöyle, çekinme söyle! Gözler, şimşek gibi parlayınca, senin ruhun nasıldır? Geçen Eylül ayının hatıralarını kalbinde duyuyor musun? Kıyısında durduğun deniz bir gök gürültüsü gibi şarkı söylemek için çırpınıyor mu? Bu halde iken, gecenin laciverti ve sabah ışığı seni sardı mı? Söyle canım söyle! Canımın canı söyle! Bu muhabbet asırlardır burada mıydı? Deniz dalgaları kıyıya muhabbeti mi getirdi? Uçuşan saçların ve gözlerin ve dilin tam bir sükunete kavuştu mu?
                                                                              XIV
       Şairin fikri; rüzgar ve su ve dalga ve kuş sesleri arasındaki, hayat dalgalarının üstünde dans eder. Güneş, kararan akşamüstü yorgun bir gözün üstüne düşen kirpikler gibi denizin ufkuna indiği zaman, düşüncelerini; seslerin edebi sırrını anlamak için derinlere daldırmalı. Veya sessizliğin ebedi sırrı arasındaki derinliğin dip noktasına daldırmalı… Vakit bu vakit! Mana-yı ismi ile değil manayı harfi ile bakma vakt! ‘’ Dünyayı ve ondaki mahlûkatı mana-yı harfi ile sev. Mana-yı ismi ile değil.’’
                                                                               XV
      ‘’Anne, dünya denen bu nehri geçmem için vücudum olan tekneyi geçiş bitince terkedeceğim.  Ve ondan sonra o aydınlık  mahperisi, kabuğu incisi iççin kıracak.
      ‘’ Oğul, gönlü kırılmış oğlum! Sen biten günlerin için ağlama, gelecek günlerine sevin!
      ‘’ Anne, oyunumda tat kalmadı. Onun için sana geldim. Anne, yanıma otur ve bana çocukken anlattığın  masalda geçen deniz derinliklerindeki Mavi Şehri anlat. Bu şehir nerede?  Hangi kralın ülkesi? Hangi denizin kıyısına gideyim anne? ‘’
       Kıyıda balıkçılar işaretledikleri yerlere giymeye hazır beklemekte. Kumların üstünde parça                    parça ayak izleri. Böyle bulutlu bir günde denizin anası (Medusa) benim rotamı çizer mi? İşte işte! Kralın genç oğlu Yunus’una binmiş, bilemediğim derin maviliklerden geliyor. Prensesini aramaya gidiyor Gözlerimin önüne getiriyorum. Ve fırtınalar kopuyor. Yağmur sicim gibi yağıyor. Şimşek mi? Ani bir hüzün, iztirap! Genç prensi prensesin peşinden Mavi Şehir’den geleceğe, balinasıyla giderken, ben, ancak ayaklarımı suya sokabildim. Akşam oldu. Balıkçılar evlerine döndü. Kulübelerinin saçakları altında çaylarını içiyor.
        ‘’ Anne, ben büyüdüm artık! Bu gün, anne, anlat. Mavi şehir nerede?’’
                                                            --------------------------------
                                                                 -----------------------
                                                                      ÇOCUKLUK
                                                                      Ateş Böceği
      Ateş böceğini en son gördüğümde çocuktum. Gökyüzü durgundu. Çalıların arasında mavimsi ışık parlıyordu. O, kaçtı, gitti. Rivayete göre, ateş böcekleri, loş bir aydınlığın olduğu, ormanın gölgeleri arasında, periler köyünde, efsunlu çiçeklerin  olduğu yerde yaşarmış.
                                                                        Yasemen
       Ah bu yasemenler, kar beyaz yasemenler! Yasemenleri, avuçlarıma doldurduğum ilk günü hatırlıyorum.. Bahçemizin ortasında, kendisi için yapılan çardağın üstünü kaplamıştı. Bahçe kapısından girdiğim de onun altından geçerdim.. çok güzel kokuyordu. Tüm avluyu kaplar, sokaktan geçenler kokuyu duyardı. Bir akşam, geç vakit, onun kokusunu öyle hissettim ki, mutlu oldum, rahatladım. Hayatımda birçok mes’ut günlerim olmuştu ve ben bu geceyi sokaktan geçenlerle birlikte keyf eyledim. Karşı evden hüzünlü şarkılar geliyordu ve sevginin el ile örülmüş yasemenin akşam tacını boynumda taşıdım.
       Çocukken elimde tutup kokusunu içime çektiğim beyaz ve taze yasemenleri hala anımsarım.
       Ah bu yasemenler! Ben, çiçeği, böceği, gök yüzünü ve güneş ışığını sevdim.
                                                                    Küçük Büyük Adam
          Çocukken, mahallemizde ‘’ adam’’ diye seslenirlerdi. Bende babam kadar büyük olacağım. Okuyup ‘’adam’’ olacağım. Giyinecek ve kalabalık Kemeraltı çarşısına dalacağım. Kaybolmayacağım. Büyüdüm ya! Elimden tutan olmadan tek başıma gezeceğim. Eve döndüğümde, annem ‘’ yaramaz çocuk nerelerdeydin’2 diyecek. Ben, ona, ‘’ anne biliyor musun? Ben büyüdüm ‘’ Adamım ben. Eğer param olsaydı sana jityan alırdım’’ diyeceğim. Annem, kendi kendine’’ o büyüdü, parası olmalı’’ diyecek.  
         Akşam olup babam eve geldiğinde bana kısa pantolon ve spor ayakkabı getirdi. Ben ‘’ baba ben büyüdüm diyeceğim. Baban ‘’ O artık çalışıp kendi elbiselerini alacak’’ diyecek.
                                                                       Deniz Kenarında
        O zamanlar Sonsuz Dünyaların deniz kenarıydı Konak. Yolcu vapurunun kuğu gibi gelip yanaştığı iskeleye yakın yerde suya girerdik. Başlarımızın üstünde uçsuz bucaksız mavi gök, ufukta, denizin mavisiyle kucaklaşırdı. Sonsuz Dünyalar, sahilinde biz çocuklar, bağrışarak oynar, denize girerdik. Kâğıttan gemiler yapar ve engin denizlere ulaşması için yüzdürürdük. Dileklerimizi, kağıda yazar, boş şişelerin içine koyar, ağzını kapatıp denize atardık. Oynuyorduk işte, Dünyalar Sahili, Konak’ta (İzmir). Denize ağ atmasını bilmezdik ama çakıl taşlarını toplar etrafa saçardık, su yüzünde çok iyi taş kaydırırdık. 
        Demiz dalgaları gülerek sahile gelir, kumsalın üstünde parlar geri çekilirdi. 
       Sonsuz Dünyalar Sahilinde çocuklar buluşurduk.
    Ve ve işte! Şimdi!
    Deniz kumsalından, daha da yalnız 
    biten sonbahar,
   deniz kabuklarına karışmış 
   yosunlar gördüm,
   çakıl taşları arasında
   dalgalarla oynaşan
   
   
                                                                             Debdebe
       Aslında ben! Çarpık bacaklarımla, koşarken, ayağım takılıp yere düşerdim. Acı mı? O ne ki? Sokakta oynamak için dışarıya çıkmışım, annem, eşikte oturmuş, seyreder. Ben, çelik- çomak oyununda, çomağı iyi fırlatırım, değneğim iyi dans eder. Ömrümün çocukluk goncasındayım. Güneş, gülümser, annem de! Dünya, benim kalbimde oturuyor. Ve gök perisi uçarak bana doğru geliyor.
                                                                         SAAT ON İKİ
      Anne, saatin on iki olduğunu söylüyor, kalk diyorsun. Farzet ki, daha geç değildir.  Akşama vakit var! Güneşin, denizin ufkuna yaklaştığını işçilerin evlerine varmak için yolları doldurduğunu, trafiğin yoğunlaştığını göz önüne getirebilirsin. 
      Gözlerini kapat, gölgelerin uzadığını ve deniz suyunun kuzguni bir siyahlıkta ışıldadığını, ve yakamozların oluştuğunu düşünebilirsin.
      Saat gündüz on iki olabiliyorsa gecede on ikiye gelebilir.
     Ben akşamı bekliyorum. Kayarak geçen sonbahar bulutlarının ardından, kızıllaşan ufku bekliyorum.. Anne, işini bırakan arılar gün batımı ışıklarıyla mest olup oraya buraya uçuşuyorlar.
                                                                         ÇINAR AĞACI
      Evimin uzağında ağaçlı bulvarda kabarık saçlı çınar ağacı, dallarında öten Kuddüs kuşu nereye gitti biliyor musun? Onu sapanla vurmaya çalışan yaramaz çocuk da onu merak ediyor!
       Senin geniş gölgeliğinde oturduğumuz vakitleri anımsıyor musun? Yakıcı güneş ışığına perde olurdun. Gölgende dinlenir sonra susuzluğumuzu gidermek için sokak çeşmesine koşardık.. 
     Çeşmede yüzümü suyla bolca yıkar, serinler, çeşme yanında sakin oturur, seni seyrederdim Senin üst dalında bir kuş olmayı düşlerdim. Beklerdim öylece(işte)! Kuddüs kuşunun, getireceği müjdeyi beklerdim.
                                                                           HEDİYE /YAŞAMAK
   Dünya nehrinde sürüklenip gidiyoruz. Ömürlerimiz birbirinden uzaklaşacak ve sevdiğimiz unutulacak.
     Nehir, tüm engelleri yıkıp geçecek, hızla akıp gidecek. Biz, ihtiyarlığımızda geçmiş günleri bazan hoş bazan hüzünlü anacağız. Kaybettiklerimize kalbimizde can vererek yaşatacağız. (Yaşatacağım)
                                                                        KAĞITTAN KAYIKLAR
      Kağıttan kayıklar yaptım İnciraltı’nda vapur iskelesinin yanından denize bıraktım. Vakit geceydi. 
     İsimler vermiştim kayıklarıma, en büyüğüne, kırmızı büyük harflerle ismimi ve şehri yazdım. Yabancı bir ülkede birinin onları bulabileceğini umardım. Beni merak eder miydi? Küçük kayıklara kır çiçekleri yüklerdim, ulaştığı karada, bulanı sevindireceğini umarım. Kayığı suya bırakır rüzgarın esmesini beklerdim.
      Evime döndüğümde yatağıma yatar, kayıklarımın yıldızlar altında yüzdüklerini hayal ederdim
      Periler, derdim, kayıklarımın yelkenlerini açsın…
                                                                                  KAYIKÇI
      Okul arkadaşımın babası, bugün kayığı almamıza izin verdi. O kayık benim olsaydı, ben onu küreklerle donatır üç – dört yelken açardım. O kayık ile derin sulara yelken açardım. Anne, merak etmeyeceksin. Anne, ben dipsiz derinlikli denizlere gitmiyorum.. Ben, en usta kaptan olacak ve kayığı güzelliklerle dolduracağım.
      Can dostum Aşa’yı yanıma alıp enginlere, yelken açarak gideceğim.
                                                                        EN ÖTEDEKİ KIYI
     Kalbim ötelerde, uzak denizlerdeli kıyıları özler. Mavi suların inci tanesi gibi parlayan kumsala ulaştığı, sonsuz gök mavinin altındaki adaya giderdim. Ormanında açan altın çiçekleri toplayıp anneme getirmek isterdim.
       Gecelerde, sonsuz denizin üstünde, ay parlar ve dalgalar üzerinde yüzmeye başlar. Ve varlığımın huzurlu saltanatını onurlandırır.
       Anne, ben derin sulara açılan gemilerde kaptan olmak istiyorum. Sahilden sahile geçecek dönecek bir daha geçeceğim. Öğlen olunca ‘’ anne açıktım’’ deyip sana geleceğim. Anne, eğer darılmazsan büyüdüğümde denizci olmak isterim.
                                                                  Bulutlar – Dalgalar
     Biz çocuklar uyandığımız andan, akşam ezanına kadar oynarız. Eve, hava karardıktan sonra girersem ve babam işinden geldiyse dayak yerim. Bıraksalar günbatımında altın güneşle,  gümüş ayla oynarız. ‘’ Fakat ben size nasıl ulaşacağım?’’ ‘ Onlar ‘’ Tenhalarda ellerini kaldır, seni bulutların üstüne çıkaralım’’ ‘’ Annem beni bekler. Onu bırakıp nasıl geleyim?’’ Onlar gülümser. Ve denizde süzülerek kaybolurlar. ‘’ Anne, oyun oynayalım, ben bulut  sen ay ol. Seni ellerimle örteyim, evimizin çatısı da mavi gök olsun.’2 Dalgalar, kıyıya doğru türkü söylerler, ‘’ ben size  nasıl geleyim?’’. Onlar ‘’ Sabah vaktinde sahil kenarına gel ve gözlerini kapa, orada dur. Seni dalgalar üstüne alırız’’ ‘’ Ama evde annem bekler’’ Dalgalar gülümser, dans ederek çekip giderler.
     En iyisi ben, anamın kucağında kıvrıla kıvrıla oturayım. Dışarının fırtınasında üstünde oturulacak durgun suların yıldızı bir çiçeksin! Sen sonsuz huzursun!
                                                                         ÇAN ÇİÇEĞİ
     Çok yıllık bitkilerin en güzeliydin. Sen,  şakacıktan bir Çan Çiçeği olsan, koca çınarın tepesinde açsan ve esen rüzgarla sallansan, fa’alane etrafa tomurcuklarını saçsaydın anne! ‘’ Bebeğim gel, yaprağımda sallan der miydin?’’ Sen sessizce gülecek, sesini çıkarmayacaksın.. Sen, dualarını okuyarak avlıya çıkacak, benim kokumun yanında çiçeklerin kokularını duyacaksın. Pencereye oturup ağacın gölgesi saçlarına düştüğü zaman, ben kucağına koşacağım.
                                                                                Krallığım
     Eğer benim krallığımın sarayının nerede olduğunu bilseler, saray uçup gider. Duvarları beyaz gümüşten ve orta avlusunda parlayan altın havusu olan bir saraydır o! Bu saray, gölümün ortasındadır. Onu benden başka kimse bilmez, bulamaz! Gizemli sözlerim ile sabahın ışıklarıyla kapısını açar ‘’ anne dur da kulağına sarayımın yerini fısıldayayım!’’
    Perilerin koruduğu sarayımın gölüne yıkanmaya gideceğim zaman sen de gelir misin???
                                                                         Yağmurlu Gün
    Karabulutlar Dede Dağında (Balçova Teleferik Tepesi)  hızla toplanıyor ama yağmur bize küsmüş gibi, yağmıyor. Güvercinler, tersa koyduğumuz su çanağına su içmeye geliyor. Kargalar bugün sessizce duruyor
     Bulutlar evimin üstünde güzel görsel oluşturuyor.. Ve bardaktan boşanırcasına yağmur başladı. Bulutlar suyunu bırakıyor. Annem’’ aman çocuk dışarıya çıkma’’ diyor..
       Ben uzandığım koltukta yağmurun sesini dinliyorum ve hayal ediyorum. Ekim ayındayız. Ekilecek ay!
                                                                              Cevahir    
     ‘’Anne, ben yanına gelip garip bir ülkeye gideceğimi söylediğimde, inci tanesi gözyaşların dökülmüştü. Gitseydim eğer seni yine de unutmazdım. Geri döndüğümde sana hediyeler getirirdim. Ben o garip ülkede altın çayların olduğunu duymuştum. Altın çayların kenarlarında tarlalar altın ürünlerle doludur. Garip ülkenin yollarında küpe çiçekleri açar, onların hepsini senin için toplayacağım. Yağmur damlaları büyüklüğünde inciler ister misin? Orman çiçekleri üstünde inciler titreşir, esintiyle yere düşerler. Babama yağız atlar, abilerime hediyeler getireceğim. Sana, anne sana, mücevherat sandığını alacağım.’’
                                                                                  Oyun
   Annem’den 
    Elindeki çomakla duvar deliğini eşeliyor, toprakla oynuyordun. Senin o dal çubuğuyla oynamana gülümsüyordum. Büyük oğlum geldi. ‘Bu çocuğun adı ne olsun diye sordum. ‘’ Alaydin’’ dedi. Sonra  çamurdan yana döndün, çamurdan evler yaptın. Sana pahalı oyuncaklar gerekmez. Sen ne bulursan ondan sevinçli oyunlar çıkarırsın.
     Ben mi? Kayığımla arzu denizini aşmaya çalışırım!
                                                                                 Ziraat
    Çiftçiler, büyüyüp sararan, altın sarısı başağı, - baş eğmiş ekinleri  biçiyorlar. Bence, dünyada- dünya için, toprağı işletmeye çalışmaktan daha münasip bir iş olmadığını anlıyorum. Çiftle çevrilmiş, özenle ekilen bir arazi gördüm. Kadınlar çityanlarıyla çalışıyorlardı. Gora yolunda etrafı özenerek dikilmiş ağaçlarla çevrilmiş.
     Temiz toprağa ve kokusuna hayran olmuş ve o toprağa ölçü ve biçim verenin ‘’ Plan’’  diye çağırılan ‘’ Sinan Mera’’nın (amcam ) hünerine şaşmıştım. Bütün bunları ölçüp biçen amcam; ağaçların dizilişi, toprağın bölünmesi hep senin işin!
       Renkli çıtyanlarıyla işlenen kadınlar, düzenli ilerliyor, altın işler gibi toprağı işliyorlardı. Hepsi parmaklarını harpın (Arp)  tellerinde özenle gezdiren sanatçılardı sanki. Siz, bereketin parlak hayalisiniz. Günün sonlandığı ve kapıların kapandığı zaman, siz, çapalarınızı kenara bırakıp sıcak yuvanıza gireceksiniz. Kalbiniz  (Senin) sevdiklerinizle olacak. Yemek sonrası, odun ateşinde, üç ayaklı saç ayağında kaynayan kapkara olmuş çaydanlıktan çayınızı içeceksiniz.
                                                                                  Toz
    Oturuyorduk yer halicesinde, gece yarısı yıldızlarıyla beraber. Onun gibi bir şey!  Laciverte dönen gece yarısında,, onun gibi, şarkılarında dünyanın kalbinde yerini aldığını rüzgarın musikisiyle paylaşır.
      Gecenin içindeki insan, mehtabın ışığında; senin, benim, servetimizin hiç mi hiç, payı yok.
     Ölüm, görününce, servetin parçalanarak  toz olur.
                                                                               Meslek
   Sabahın erkeninde işe giderken, sokağımızda çöpçüye rastlarım. Onun acele edeceği hiçbir şeyi,  otobüse yetişme derdi yoktur. Çarşıya vardığımda makaralar, çengelli iğneler, don lastiği satan işportacıya rastlarım. Ben, sokakta vaktini geçiren bir işportacı olmak isterim. Onun belli saatte işi bırakıp eve gelme derdi yoktur. Akşam saat yedi – sekiz gibi  eve vardığımda annemin yaptığı nefis yemekten yerim. Mevsim kış. Geceye doğru bozacı ve tehin-pekmez satan  bağırarak geçerler. ‘’  Boozaa!’’diye bağırır yanık sesiyle! Ben hep soğuk yerlerde pekmez satan olmak isterdim. Yatma zamanı geldiğinde annem beni yatağıma yolladığı zaman, gece bekçisinin düdüğünü duyarım. Bekçi, uzun gölgeler oluşturarak  sanki bir dev gibi sokaklarda dolaşır. Ben, gece ışıklarını ve gece vakti sokaklarda dolaşmayı severim. Ama bekçi olmayı hiç istemedim.
                                                                           BÜYÜYEN AY   
                                                                                 Kamer
      Gecenin karanlığında yuvarlak ay evimin önünde göğe ellerini kaldırmış koca çam ağacına takılacak gibi oldu. Yakalayabilir miyim diye aklımdan geçirdim. Sonra tebessüm ettim. Ay bizden o kadar uzaktır ki; kim onu tutabilir? Dedim. Ayı tutacak kadar büyük bir ağı nereden bulabilirim? Belki uzanabilsem ellerimle tutabilirim! Ama yaklaşsam ayın ne kadar  büyük olduğunu anlayacaktım. 
       Çocukken, annem beni öpmek için başını üzerime doğru eğdiği zaman yüzü büyük görünüyordu!
       İçim coşkulu şiir gibi 
       çocukça sevinç gecenin içinde
      uyumaya çalışıyorum
     haykırıyor bir köpek gecenin içinden
     geçip giden Kamer’e
                                                                          Toprağım
        Dağların arasından , kıyıları okşayarak ve ışıldayarak akan derenin kenarından, akşamüstü tek başıma yürüyordum. Gün aydınlığı gittikçe geceye gömülüyor, ağaçlardaki kuşlar son ötüşlerini yapıyordu. Birden bir kuşun sesi duyuldu yankılanarak. Akşamın sessizliği içinde, izini bırakarak. Onun yurdu, şu dağların, vadilerin, yaban toprakların ardındadır. ‘’ Kırk Pınar’’ı olan asude şehirdir.
     Benim oraya gitmem mi? Guguk kuşunun kanatları gerek aşmak için dağları. Bu  Kosova ovasının, nadide, tarihi şehri için pek çok övgüler yazıldı daha da yazılsa haktır. Ben buraları Balkanların en güzel yeri bilirim.
        Gün geceye döndü. Issız yolumda yıldız ışığının altında durdum ve beşikler, yataklar, anne kalpleri, gece lambaları ve sevinçli varlıklarla bezeli, sayısız kurtları kucaklayan kararmış dünyayı önümde serilmiş gördüm.
                                                                           Mabed
    Meşakkatli çalışma günlerinden sonra kendi yaşam alanımı oluşturdum. Benim mabedim, kapıları ve pencereleri yoktu, duvarları da! Ben her şeyi unutmak istedim. Mihrabın üzerine altın varaktan bir tablo koydum. Mimberi yekpare taşlardan ördüm. Kubbesi, gök kubbe, alabildiğince yüksek. Sınırsız, çizgisiz, otururdum mimber önünde ve gül kokulu tütsü dumanı kalbimi sarardı. Duvarları yoktu ya,  duvarlarında insan yüzlerinin resimlerini istemedim ,mavi renklerden oluşan ebruli desenler yaptım Zemine uzandığımda sonsuz gök! Gece ise, lambalarını yakmış donanma sanki; önümden geçen yıldızlar! 
      Bu mabetten yayılan biricik seda, benim mırıldandığım dualardı. Yaz akşamları yere yatıp uyursam eğer manası anlaşılmayan, aydınlığa açılan rüyalara dalarım.
     Mihraptaki resme baktım onu oynaşır gördüm. Yakaladığım, rüyalarım uçup gitti!
      
                                                                            Kıraç
     Tehlikeli yabancı bir ülkeye, babamın atı Dori ile gittim. Önümde uçsuz bucaksız bozkır uzanıyor, ıssız ve çorak toprakta bir ağaç , yalnız, direnmiş fırtınaya borana, az yağan yağmurla yetinmiş. 
      Çayır, dikenlerle dolu, arasından eğri büğrü bir patika geçiyor. Çayırda davar görünmüyor.
     Birden gök karardı; yerde! Nereye gideceğim bilmiyorum. Tepenin önündeki ışık nedir? Tam o anda müthiş bir ses, düşler bana doğru geliyor.
      Hayaller! Geliyorlar! Ellerinde yüksek atlama sırıkları ile dağınık saçları,  yaklaştıkça kayboldular. Arkalarında ışık hüzmesi bırakarak. Dori’yi şaha kaldırdım ve dört nala arkalarından şimşek hızıyla   gittim, lakin yakalayamadım…
                                                                             Ayıplama

        Çocuğum, ne bu halin? Yazı yazarken, parmaklarını, yüzünü, elbiseni mürekkeple boyamışsın!
       Sana, kirli çocuk derler! Derlerse hiç alınganlık gösterme, dolunaya kirli demeye cesaret edebilirler mi? Bazıları yok yere kusur bulmaya her zaman hazırdırlar, onlar olumsuzluktan beslenir.
       Parça parça bulutlar arasından gülümseyen güneşe nasıl bir ad takabilecekler acaba? Onların sana söylediklerine kulak asma çocuğum, dedi annem.
      Onlar yaramazlığını babana şikayet ederler. Bu ne kadar ayıptıt! Seni seven bizlere ne diyecekler bakalım, diye bana yöneldi ve sevdiğim yiyecekleri önüme koydu. ‘’ anne, şimdi bana obur derler mi?’’ ‘’ Yemene devam et bebeğim’’ 

                                                                             16
   Küme küme hazinelerin arasında oyalanıyorum.
 Karanlıkta kendimi, içinde doğduğu meyve ile beslenen bir kurtçuk sandım. Sessizliği arıyorum, küflenen zamandan uzaklaşmak, sürüp gidecek olan güzelliği aramak için, zamanın içinden koşuyorum ve ey kalbim şiir okuyan şair ne diyor?

                                                                          17
    Işık nerede? Arzumu, sevincimi alevlendirecek! Lambanın alevi ölgün, alev şulesi yok, ürpermiyor, kapı aralığından giren rüzgarın etkisiyle.
     İşte senin ölümün böyle olacak kalbim!! Kapı çalsın ve seni karanlıkta sevgi buluşmasına çağırsın. Gök kararmış, yağmur durmadan yağıyor. İçimde çoşan şeyin ne olduğunu bilmiyorum.
     ‘’ Dostum, bu yağmurlu gecede, sevgiyi aramaya mı çıktın??’’
      ‘’ İçimde yeis var, gökte buna eşlik ediyor. Bu gece uykum yok. Önümde hiçbir şey göremiyorum!’’
     Kalbim, karanlığın dolambaçlı yolundan bana gelmek için yolumu izliyorsun?

                                                                              18
   Bulutların gökte homurdandığı ve ekim sağanakları yerleri ıslattığı vakit, nemli rüzgarlar ağaçların yapraklarına ses veriyor, vahşi bir sevinçle raks ettiriyor. 
      Hücra evimin şöminesinde yanan zeytin kütüklerinin alevi, beyaz badanalı duvarlarda oynaşarak eşlik eder.
      Ben yağmur yağınca bayram ederim ve raks eden otların arasında oynayarak ıslanırım. Zeytinlik alanda dallar birbirlerine hızla çarpar ve yapraklar deli rüzgarda hışıldar, fırtına bulutları ellerini şaklatır. 
       Ses veriyor gergin bulut, haşin ve ürpertici ve ben hemen hücra evime koşarım.
      Kaç küme bulut derildi, kaç küme bulut dağıldı bilemem!
                                                                                   19
     İlkbahar yağmurları yalnız goncalar için mi yağar, kurumuş otlar, yapraklar ve solmuş çiçekler için de yağmaz mı?
      Rüzgar yalnız yükselen deniz dalgaları için mi eser, düşen dalgalara değmez mi?
    Dalgaların eteğine oturacağım ve sesiz duracağım. Denizin şarkısını terennüm eden dalgalara, martılar vokal yapacak,
    Sahil benim yüklerimi hafifletti ve düşüncelerimi şarkıya çevirdi.

                                                                                    20
    Nedense yağmurlar ara verdi. Bugün güneş ısıtıyor. Geçen gün yağan yağmur da yürümüştüm, şıpırdayan yağmur inceden nağmelerdi. Gecenin gözlerinden şebnemlerin düştüğü gün terasta tatıp dinlemiştim nağmelerini!
      Aşk geçiyor dünyadan, sarılıp sıcaklığını duymalı ve nazlı bir sükuna kavuşmalı!
     Namütenahinin sırrını, Mecnun, Leylanın alnında yazılı olduğunu mu görmüştü!  Not: A…. için
                                                                                21
      Akşamüstü, rüzgar çıktı, sarı gülün yaprakları dökülüyor yerlere rüzgarın değmesiyle!
     Asmada, üzüm taneleri dizilmiş ince bir dala. Onlar için yürüdüm beş altı fersah. Birkaç güne kalmaz asmanın yaprakları uçuşacak havada.
      Kararan gökte asma yaprakları ve aralarında, hüzün! Yaprakları savrulan asma altında, kadehten içer gibi  içiyorum çayımı!
    Dallar arasında ufak bir kuş ötüyor, çiseleyen yağmur ile ne de güzel taranmış sık tüyleri!  Not : İbo’nun evi
                                                                              21
     Hayallerimin semasında uçuşan bulutlar arasında kanat çırpan Guguk kuşu, sen benim rüyalarımın değişmeyenisin.
      Ben ebedi sevgi isteklerimle resimler çiziyor hayatımı şekillendiriyorum. Şar dağının  eteğindeki köyümün Gurup  şarkılarını teker teker toplayan kalbim, arzularımın parıldayışı gül kırmızıdır.
      Dudaklarım nahoş elma tadı ile buruktur.
       Sen benim bahar rüyalarımın konu mankeni gibisin Guguk kuşu,, ihtiraslarımın gölgesi gözlerini kararttır mı? Musikinin ağında seni yakaladım ve  sardım sevgimi! Ey Guguk kuşu, sen benim rüyalarımın masum olmayan vazgeçilmelisin. Sahiplendiğin yuvayı yıkıp gittiğin gibi rüyalarımı da dağıttığın oluyor..
                                                                               23
   Harap olmuş Gazze’nin uluhiyeti!
   Çocukların kırık elleri onun metnini yazamıyor, terennüm edemiyor.. Etraf yıkıntı, vıran olmuş şehir. Hava durgun, esmiyor. 
    Harap olmuş evin içine bahar rüzgarı dolmaz.. o, güzel bir haber getiremez, sana verilmeyen suyun haberini getirir.
      Ateşle, gölgelerin, yıkık evlerin tozuyla karıştığı akşam vaktinde Gazze’li yorgun argın harap mabede gider. Birçok akşamlar eller semaya açılır, birçok ibadet geceleri lamba yakılmadan geçip gider. Bu sahil şehri için tasvirler, resimler, yorumlar yapılır. Yapılanlar harap mabede sessizce gelir.. Ve bekler, umulmadık ihmaller, yok etmeler içine, o, şenlik günlerini, içinde ibadet edecekleri bekler.
                                                                                24
     Sen, kucak açtın ya bana, sen bana benim olmayan evlerde oturacak yerler verdin ya, uzağı yakınlaştırdın, yabancıyı bir kardeş kıldın. 
     Doğduğum, büyüdüğüm, evlendiğim, çoluk çocuğu karıştığım, o, alışmış olduğum yerleri terk zorunda kalınca yürekten üzülmüştüm ama yeni tanıdıklara neş’e bağlarıyla bağlandığım bu yerde, beni bildiler, tanıdılar ve yakınlaştılar, yabancılık yoktu.
        Umuyorum, gelecek için ettiğim dualar saadetimize vesile olacak.
       İçim, şiir denen çılgınlıkla dolu, 
        Sevdiklerim sert rüzgarın çığlığına karşı,
        Biz, burada kök salacağız …  Prizren> -- >İzmir
                                                                                       26
      Teni, yanmış kavrulmuş, bakır rengini almış serseri bir çılgın alevli gözleriyle tılsımlı mücevheri arıyordu, salaş mahallesinin kuytu köşelerinde! Bulamadı ama vazgeçmedi. Uçsuz bucaksız okyanuslara gitti.. Kükreyen dalgalar gizli hazineleri söylüyordu ve onları anlayacak kimse azdı.  Umudu kalmamıştı artık fakat durmuyordu.
      Yaşamak aramak demekti. Tıpkı elde edilmesi zor olan semaya kaldıran okyanus dalgaları gibi.
      Bunun gibi de çılgın adam, dağınık, tuzlu saçlarıyla tılsımlı mücevheri bulmak için tenha sahilde hala dolaşıyordu.
                                                                               27
        Onlar sevinçlerinden deli oldukları zamanlardan önce, onların elbisesini kirletmek için toz kaldırmıdıı, insan sureti giymiş vahşiler. O vahşileri, birinin muhakeme etmesi için hep bağırdım. Nihayet, sabah ışığı yaşlı gözlere vurdu. Beyaz zambak, masumları selamladı; yıldızlar, mukaddes karanlığın arasından onların – senin elbiseni kan kırmızıya boyayanların, gözlerine diktiler; ey masum, ey gül kokulu güzel!
      Ey güzel, yıkıntılar arasındaki tozlu çiçek, senin adalet yerin; senin yerin, çiçek bahçesinde, kuşların makamlarında ve ağaçların bulunduğu gölgeli nehir kenarında idi…
                                                                              28
  Ah Şuşanik ah!
 Sen, Vasken’in maşuku olmaktan çıktın. O, yolunu şaşırmış . Seni, yalınayak ve saçları dağınık  halde zindana götürüyor.
   Şuşanik’in arkasında sayısız kişi yürüyordu. Ve acı acı ağlıyorlardı. Vasken, kendi arzularını bezemek maksadıyla sesin süslerini yeni eşine verdi. Ve sana acımasızca vurdu. İncinince sen daha güçlü oldun.
  ‘’ Zindanda huzura kavuşacağım’’ dedin. Ah, fakat senin adaletin değişmez!
  Onun küstahlıklarının üzerine seni sevenler gözyaşı döktü.
 Sen isyan oklarını kendi yaralarına gizledin.
    En müthiş olan, hırslarının kurbanı Vasken’in kayıtsızlığı ve dizginleyemediği hiddeti idi. Ama onun yükü arttı, taşıyamayacak kadar ağırlaştı. Sen, Şuşanik sen! Affettin! Senin affın onu yere çalacak. Senin affın gök gürlemesinde ve gün batımının gazaplı kırmızısında göründü.
   Ayaklarına vurulmuş prangayla bir gelin gibi güzelleştin. Sana mabedimde öğrendiğim cesaret vermeye çalıştım.. Dualarımdasın ve seviliyorsun! Prangalarınla yıllar içinde çiçeğe benzemiştin. Kraliçe olmandan daha yüce oldun. Seni başkasına tercih eden, zindana attıran kral, halkın gözünde düşmüştü.
     Ve ondan sonra senin hikayen bütün ülkede duyuldu.
    Hikayen özgür olmayı öğretmişti, belki sadakatin ne olduğunu!
   Gülümseyebilirsiniz dostlarım fakat ben, benden kaçan hayali özlüyorum.
   Koşarak geçin ovalardan, tepelerden! İsimsiz ülkelerde dolaşın! Altın geyiği arayın!
                                                                                29
    Senin bebeğin değil de küçük bir muhabbet kuşu olsaydım, kafesimi kaçarım diye açmaz mıydın anne? Beni ne kadar sevdiğini biliyorum. Sen bütün hayatını ve rahatını benim için feda errin.. Benim zarar görmemi hiç istemezsin. Dışarları tehlike dolu fersin. Ama ben Şahinden, yakalanmamak için kaçan, kırlangıç kuşu gibi yeteneklerini geliştirmek isterim. Sen varsın ya korkmam!. Sen, yavrusunu müdafaa için köpeğe atılan, arslana saldıran tavuktan daha kahramansın.
   Beni merhamet kanatlarının altında koru anne!
                                                                                  30
   Şehir sınırlarının dışında, kışın yağmur ve rüzgarından ara kalani son nilüfer çiçeğini kopardı, onu en sevdiğine armağan olarak götürecekti. Orman derinliklerinde tahta kulübeye gidecekti. Yeşilim her tonunun olduğu ağ ağaçların gölgeliğinde, dudaklara aşkın sükutu yerleşmiş ve gözlerinde sabah yıldızı gibi huzue şuaları olan, sevgiliye sunacaktı.
                                                                                31
   Gel seninle bu gece ölüm oyununu oynayalım.
  Rüyalarımın içinde zifiri mavi bir gece; gökte bulutlar hırçındır, denizde  dalgalar kükrüyor.
  Dışarıya çıkalım, rüzgarın salladığı salıncağa binelim. Fırtınalar sallasın salıncağı ve belirsiz bir hoşnutluğun içinde yükselelim.
  Ruha işleyen şarkılar uyandırdı beni. Kadife yumuşaklığında bir sesin çağrısı geldi. Uyanmıştım. Dışarıda fırtınalar kopuyor. Ölümü sallayan bir el bizi hayata fırlatmıştı.
                                                                                32
 Ve nereye koşuyordun bu vakitte, elinde filen ile nereye koşuyordun böyle? Mahalleli evlerine döndü; ay, evlerin arasından bakıyor. Çocuk sesleri yine de sokakta,  seslerin aksisadaları  kararmış sokaklardan aşıyor, uzaklara ulaşıyor. Sen bu vakitte filenle nereye koşuyorsun?
     ‘’Gün bitti, ve yağmur da bir an durdu. Kendi yoluma gidiyorum Ben.’’

                                                                                  33
    Dağlara vurdum kendimi
   yükseğimde dolunay
  en parlak renklerle süslemek isterim onu
  altın sarısı olsun
  zifiri gece içinde,
 uçurumun kenarında sis yükselir, birden,
 gözümü bile kırpmadım.
                                                                                  34

Düşlerimde, annemle ben
 oturduk hilal aya hayran
 bu gece ay, on beşinci gününde
  epeyce zaman anneme sevgiyle baktım
ona, çiçeklerden bir yatak yaptım, ince tül ile örtüm.
  belirsiz bir tatlılığın içindeydim
  ve annemin çiçek çelengi, göğsünde ışıldıyordu.
                                                                              
                                                                                 35
                                                                            KELAM
    Herbir hayalde çiznük gibi bir hakikat danesi bulunmak şarttır. Kelamın, elbisesinin şanı veyahut güzelliği ve sureti, üslup iledir. Yani kelamın kalıbı iledir. Örneğin: Dikkatlice bakma veya inceleme veya üstlenip yapmak veya sanatın korunması adına hayalde doğan hususiyetlerden teşekkül eden suretlerin birleşmesi ile eğreti duran parçaların eklenmesinden teşekkül eden üslup, kelamın kalıbı olduğu gibi güzelliğin madeni ve övünecek bir elbisenin dest-gahıdır (sistem, ,ayrı unsurların bir koleksiyonu)
   Güya aklın borozanı denilmeye şayan olan irade, ses etmekle, karanlık kalbin karanlık köşelerinde yatan manalar, çıplak, yalın ayak, başı açık olarak çıktıklarından mahall-i suver (suretlerin mahalli),olan hayale girerler. O hayal hazinesinde buldukları sureti giyerler. En az bir yazmayı sarar Veya bir papucu giyerler, en azından bir nişan ile çıkar. Hiç olmazsa bir düğme ile veya bir kelime ile kendinin nerede terbiye olduğunu gösterir.
    Bazen tek bir söz birçok anlam içerebilir. Bir sadef(sedef) çok değerli taşlar taşıyabilir. Akıl sahiplerince kararlaştırılmıştır. Tek bir hüküm(yargı) çeşitli hükümleri (kararları) içine alabilir. O hükümlerin herbiri ayrı ayrı birer madenden çıktığı gibi, ayrı ayrı birer semere de ( nerice) verir. Biri birinden fark etmeyen haktan(hakka) bigane (yabancı) kalır
    Yani her eve kendi kapısıyla girmek lazımdır. Zira her evin bir kapısı var ve her kilidin bir anahtarı vardır…                                              Not: Muhakamat s.81, izahta hata olabilir, kusur benimdir.
                                  --------------------------------------------------------------------------
                                          --------------------------------------------------------
                                                                        

                                                                     BİRAZ HAİKU biraz uzunca

 Bu serin kış gününün
 sabah nevalesi
peynir, zeytin ve çay
 ekmek de var.
      ----------------------------
   7 Kasım 25
     Günler sonra eski dostlarla buluştuk. Çay içtik,kahve içtik. Bu görüşmede kabını patlatarak akan köpürmüş dem gibi, gem tanımayan muhabbet vardı.
    Ve Allah’tan diledim
   onlara sağlık versin diye!  
    M.İbili, Sakal Mehmet ve Yılmaz,
   dudaklarınızdan tebessüm eksik olmasın 
    huzur üzerinize saldırsın
    bütün şiddetiyle!
           -----------------------------
 Ekim sonu yağmurları
  ve durmalı saçak altında,
 yağmurun pıtırtılarını duyarak.
                           --------------------
    Aya bakmak, yapayalnız,
    çalı yoncaları içinden
   acıyın bana, kucak açın,
   ey çalı yoncaları
    bari bu gece
                           -----------------------
  Kederler altında
 uyuduktan sonra
 doğruluyor insan
 bakmak için aya,
 aya bakmak yapayalnız ve duymak
 yağmurun pıtırtılarını

                   ------------------------
Zaman, ayaklarımın dibinde
mest olmuş, fısıldıyor: 
‘’Konuş, anlat bana ey dostum, konuş sevdiceğim. ‘’
fakat sesin, taşlar içinde hapistir.
 8/6 /34
 Yaşmaklı, ne yapayım bilemedim. Ona diyeceğimi bilemedim.
  Yaşmaklı, açılamadım, derdimi söyleyemedim
   Rüyalarıma giriyor ama!
  Gurbete düşünce, gurbeti gurbette yaşar oldum,
Gece yıldızlara bakar oldum,
Parlayan yıldızlar onun güzel yüzü mü?
Güzel yüzümü parlatıyor yıldızları?
 Yaşmaklı ( buzağı adı) ne diyon?
                             ------------------------
Vakit kahırla
şafağı geçti.
beklemem artık.
kalkamadım ah sevdiceğim,
düşümde artık özgürlük.
                           ----------------------------
   Kordon boyundayız. Denizin dalgalı, insanın içini ferahlatan bir esinti var. Belediyenin kıyıya koyduğu tahta salıncakta sallandık.
Yağmurla çamurla
donanmış yaşam.
şimdi bir olan
iki can arasında
                ----------------------
Sabahın köründe
burnuma gelen, kokular içinde
yürüdüm
sağımda, aşağıda, ağaçlar,
uzakta deniz.
yağmur sonrası, hava pak, etraf nevnaktar
 rengarenk açmış çiçekler
 renkleri güzel
 birbirine karışmayan, kokuları güzel.
             ---------------------
İsrail askerleri, Filistin’in bazı yerlerinde zeytin ağaçlarını söküyor. Filistinli kadın zeytin ağacına sarılmış ağlıyor.
 Belleğin ötesine saçılmış, zeytin ağaçlarının anısı,
ağaçları için
gözyaşı döküyor
yıkıntılar arasından
bir kelebek uçmaya çalışıyor,
bir sevgilinin ardından
              ---------------------------------
Yaz sıcağı yakıyor ortalığı, ben sıcaklığın 42 derece olduğu başka bir gün anımsamıyorum.
Terasta duran, 
su çanağına geliyor
sıcaktan yanmış kuşlar.
ve ağaçlara hayranmış gibi
dolanıyorlar
bahçedeki haylaz serçeler.
                  -------------------------
          Bizim mahallenin gevrekçisi süper biri, fırından aldığı yeni pişmiş gevrekleri, başında taşıdığı tavlaya ustaca dizmiş, yükseklik elli santim vardır!
Sokaklar uyanır seherde
gevrekçi bağırır içten bir sesle
tavlası üstünde sırayla dizilmiş
sıcacık, çıtır gevrekler
bağırıyor gevrekçi :’’ sıcacık, yumuşacık, yakıyo, el yakıyo, dil yakıyo!’’

                  -------------------------
İzmir, 1957 den beri acı tatlı yaşanmışlık içeriyordu. Sevdiklerimizle, hoş anılarım doluydu. Bazan insan kaçıp  gitmek ister ya, öyle işte!
  Buralarda işte! 
yıllardır, içinde yitip gittiği labirent 
bir hayal ile bir anlık aydınlandı
 ona göre burası, yabaniler ülkesiydi.
buraları, her şeyi, evi, evin içindeki her şeyi bırakmak istiyordu
buralarda hissettiklerini unutacak, bir çöp gibi atacaktı
 labirent yıkılıp gidecekti.
yıkılması….!
                            ---------------------------
Gazze,7 Ekim 2023 ten beri bombalanıyordu… 09  Ekim 2025  saat: 12: 00 itibariyle barış anlaşması imzalandı!!! (Güya)
  Gazzeli, çocukların
 kuşunki gibi berraktı bağrışları
gökten yağan bombalar 
ayırıyordu vücudunu parçalara
ölmeye yazgılı bir hayvan hayatı değildi o,
sonsuz göklere uçuyordu, narin yüreği, 
                                  _______________________
Kuşun istediği ışığın hürriyeti ve birkaç kırıntıdır. 
GAZZE İÇİN! (İki sene sonra)
Gel dedi
gidelim o eski yere,
 yıkıntılar arasında kalmıştı
resimler, eşyalar, anılar,
iki yıl geçmiş ve
yine Gazze’de sefil bir gün
herkes bir bardak su, bir kap yemek derdinde…
bir selamlık yerde duran
Gazze’de
hayatları çalınıyor insanların,
ayakları gül-pembe çocukların.
Gazze, fecr vakti okuduğum duaları, toplar umarım
                                ----------------------------------

                   ,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,
Evimin arkasında birkaç incir ağacı var. Dalından koparıp yiyordum. Son kestiydi, bitti.
Çok eğlenceliydi
dalından koparıp yemek.
hüzünlü oldu
olgunlaşıp bittikten sonra
 16 /5 /24
Şu tepedeki meşe ağacının altında
neşe dolu bir bahar şarkısı söyliyicem
olsun,  
kurbağa sesini andırsa da sesim, 
söyleyeceğim
 bahar esintisi yayılıyor hafiften, ılık ve yumuşacık.
                             ………………………….
        Bir dostumla Alaçatı’ya gittik. Kiliseden camiye dönüştürülen mabede girdim. Tapınağın içi gölge içinde kalmıştı, zeminde ışıklar oynaşıyordu. Duamdan sonra dışarıya çıktım.
 Bu gece, gökyüzü 
 aysız olacağa benziyor
aysız gecenin gündüzünde
 kuvvetli bir rüzgar
  kucakladı yaşlı bedenimi!
                    ----------------------------
             Günbatımını izlemek için, Zeytinalanı’na gittim. Yaradan’ın sanatının vecdi içinde izledim.
 Görseydi eğer, 
güneşin buradan batışını
şiirini yazardı
Şair Nazım
               -------------------------
       Bu sabah diğer sabahlar gibi erkenden kalktım. Evin arkasındaki tepede ağaçlar beni selamladı, aslında bendim selamlayan.
Perdeyi açıp, gün ışığını görünce
içim ferahladı 
değişken gökyüzü,
gösterdi bana yüzünü
karşı tepede, çalı yoncası, çiçekler ve ağaçlar
                                 ----------------------------
            Annemi özledim. Karşıda, evimin ön cephesinden görüyordum selviler içinde yattığı yeri.
Kasvetli bir değişimde
mirastan edilmiştik biz
ne geçmiş bize aitti ne de gelecek,
kaderin ortasında duruyorduk
ortasında
anamın bakışında gizliydi bilinmesi gereken
kurumuş, deniz yosunu rengi gözlerinde.
                        ------------------------------------------
              Keçi çobanı, keçilerini getirmişti yine, evimin arkasındaki dağa.
 Dağ keçisi yeşil gölgelerin altından aheste geçiyordu.
mavi anemon, beyaz perçemlerini okşuyordu.
ağaçların yapraklarında parıldıyordu güneş,
 dağın doruklarına yaklaşmıştı keçicik,
 dağ ona kucak açmıştı
keçinin cesareti ve özgürlük aşkı
 korkuyu yok etmişti.
          -------------------------
       İhtimal!!!
Keçinin dağlarda özgürce dolaşması
güzeldi
 bir kurda rastlayıncaya kadar.
vahşiydi kurt, 
öyleydi.
onunda saltanatı, usta bir avcıya denk gelene kadar.
                          ---------------------------
       Eylül yağmurlarını bekliyorum.
Bir yağmur yağsa
damlardan seslense
hava ıslak olsa yerler ıslansa
yoldan geçenlerin
paltoları hep rutubetli
lakin gözleri güleç olsa
bir cevher gibi ışıldasa…
        ----------------------------------
          19/10/25
      Ekim ayı; bir öğlen vakti; nedendir bilemedim, uzadıkça uzuyordu. Yağmur başladı. Kurak aylardan sonra kuru toprak, suya doyacaktı. Şimşek çaktı. Balkona çıktım. Ağaçlar yağmurun değmesiyle parlıyordu. Neşelenerek gülümsedim. Kalbimde tatlı bir his duydum… Şükür.
            --------------------------
                     -----------------------------------
Ey kalbim ileriye doğru atılmaya hazır ol. Zira senin ismin sabah salasında çağrıldı.
                   ------------------------------
   24/10/25
Yağmur damlaları seninle,
bir yol tutturmuşsun
yol uzun,
nasıl yürürsün
yağmur damlaları altında?
                     ----------------------
   Elveda!
Başak sapından 
nasıl ayrılıyorsa., ben de,
ayrılmalıyım güzle
                       --------------------
20/10/25
Bir Ekim akşamı! Rüzgârlar, ağaç dalları ve yaprakları ile oynaşıyor. Kalbimden tatlı bir sevinç fışkırıyor. Gözlerim, sabah yağmurunda yıkanmış gibi, ayaklarımda hayat titreşiyor. Düşlerim, ışık etrafında dönen pervaneler gibi uçuşuyor. Varlığımın karanlık mağaraları aydınlanıyor. Lakin, durdurak bilmeyen hayatın gürültüsü bitmek bilmiyor.
                              -----------------------
   Dağa, dolaşmaya çıktım. Tepeye vardıkça hafifler gibi oluyordum.  Pırıl pırıl parlayan bembeyaz zambak gördüm ve sessizliği bozan bir kuş, yankılanan bir ses. Aniden aşağıya doğru uçmaya başladı.
    Çoktandır görmemiştim, umulmadık bir anda gördüm, şahini, karşı tepelerin üstünde  ve bir kurşun hızıyla gidiyor kuşun ardından ve ardından bakakaldım.
                                  ---------------------------
     Kafe Maya – Zeytinalanı - URLA
    Gölgelerin ışığı kovaladığı, sonbahar yağmurlarının, kışı izlediği yolun kenarında oturup, bekleyip, bakmayı seviyorum. Deniz kıyısını takip eden bu yol, umut yolu. Sonsuz göklerden haber getiren haberciler beni selamlar ve giderler. Denizden esen rüzgârın nefesi tatlıdır, kalbim sevinir. Ve gelişi güzel çakılmış tahta sandalyeli ve tahta masalı, salaş ama sade kafeye geldim. Bir yandan, hafiften tebessüm eder, zikrimi söylerim. Bir yandan da deniz kokusu kafeye dolar..
    Yüz yüze geldiğim,
    ilk şiirsel serüveni,
     tenha kafenin radyodan yayılan türküleri…
   Bu günün sonu
  Olağanüstü bir güzelliği vardı bu günün. Göğün bir ihsanıydı. Bu kadar görkemlisini hatırlamıyorum. Hayatın paha biçilmez bir anı.
                                  ----------------------------
      Tatlı bir peltelik var üstümde, Yattım. Karanlık beni  kucakladı. Kafamın içi bir sürü bir sürü parçadan oluşan bir yapbozdu.
       Sabah bana çok uzak, aşılması zor bir duvarın arkasında duruyordu. Ben kaderin yükünü çeker dayanırım. Hıçkırıklarını karanlıkta bastıran mütevazi insanlarla birlikte olurum. 
     Her şey sükunetimin içinde toplansın. Yarın güneşin aydınlatacağı yeni gün, benimsin.
    Ey güneş! Yaralı kalblerin üzerine doğ; doğ, ve kibrin ışığını yok et. 
                                                        -----------------------------------
 

    İŞTE BÖYLE!
    Denizin üstüne erguvani bir akşamüstü çökerken biz balkonda Türk kahvesini yudumluyorduk. Cezni,’’ Yarın çok güzel olacak, tasalanma dostum’’ dedi.  Bir haftadır aynı lafı duyuyordum. Yüksekte olan evin balkonu bir geminin güvertesi gibiydi. Denizi seyrediyorum, yakamozlar oluşmaya başladı, her damla ışıklanmıştı. Yorgundum, erkenden yattım. Sabahleyin kalktım, elimi yüzümü yıkadım. Cezmi, daha kalkmamıştı. Deniz kıyısına inip yürüyüş yaptım.
    Çöktüm bir palmiye ağacının altına
   denizi seyrettim,
   bütün gece düşündüğüm
  kederim ile.
     Ne olacağını ya da hakkımızda neler yazıldığını bilmiyorduk!
                                  -------------------------------- 
SÖZÜN SONU (hiç olmuyo ya, neyse)
    Bir bahçede bir sarı  çiçek, o bahçe nakkaşının bir mührü hükmündedir. O çiçek mührü kimin ise, bütün zemin yüzündeki o nevi çiçekler, o zatın kelimeleri hükmünde olduğuna ve o bahçe dahi onun yazısı olduğuna açık bir surette delalet ediyor.  Lemalar  - 320

                                                          MİNİMALİST ÖYKÜLER
   COŞO
    Ser adamdı, ağaç kalası gibi ama dosdoğruydu. Öldüğü gün, sevineyim mi üzüleyim mi bilemedim. Şiddetten sakinliğe geçmiştik. O da deli dalgalardan kurtulmuş sakin bir limana ulaşmıştı. Yeşil örtüsü, kalastan kesilerek yapılan tabutu, tanıdıklarının elleri üstünde mezarlığın kapısından geçerken havada sürü halinde güvercinler belirdi. Onun kuşlara olan sevgisine karşılık verircesine  uğurlamaya gelmişlerdi. Son mekanına meleklerin şefkatinden başka bir şekilde varamayacaktı. Toprak yuvasına yatırdıktan sonra, eş-dost, akraba, uzaklaşıp gidecekti. İmam son tilavetini yaptı. Sanıyorum mezaristanın çok yerinde beyaz, temiz elbiselerini giymiş, sukut içinde oturan iyi meleklerle dolu olduğunu hayal edemezdi. Coşo, zamanın olmadığı sonsuz bir yere gitmişti. Hayatı boyunca, hayatın yükünü omuzlarında taşımıştı. İşte şimdi onu omuzlarda taşıyarak son mekânına getirmişlerdi.
     Umuyorum, iki yanı çiçeklerle süslü uzun bir yolda, yapılmış evlerin balkonlarında asılmış olan çerçevelerin içindeki Kur’an ayetlerini izleyerek yürüyordur.
   COŞO (bitmez)
    Coşo, doğduğu şehirden, ailesini de yanına alarak Türkiye’ye, trenle giderken, yetmiş çeşit güçlüğe göğüs germişti… 
Dostlarıyla vedalaşırken,
gülün dikenleri gibi batarak
gidiyordu ister istemez
ayrılıp dostlarından.

HURDACI
      Hurdacı genç, el arabasının üstünde koca battal çuvalı doldurmuş. Hava sıcak ya; duvarın gölge yerine gelip oturmuş, sırtını duvara vermiş, gözlerini yummuş; dünya umurunda değil havasında kendini dinliyor.
     Oradan geçen bir kadın ‘’ Yazık ya! Gence yazıktır!’’ diyordu.. Oysa genç de çalışmanın mutluluğu vardı. O genç ki kimseye minnet etmezdi. 
                                                -----------------------------
ESKİ KİTAPÇI
  Beş yüz yıllık bir yapının ön kısmındaki eski kitaplar satan sahafı seviyorum. Dükkanı saran kitapların kokusunu, kapıdan girince hemen duyuyordum ve hoşuma gidiyordu. Eskilere mi gidiyordum eski zamanlar mı bana geliyordu. Koku bir hatıra gibiydi. Rasgele bakıyordum elim birkitaba dokundu. Alt rafta duran kitabı elime aldım. Kitabın yazarını tanıyordum. Yazar 1800 yy sonlarında yaşamıştı. 
   Eski harflerle yazılmış bu kitapçık beni çağırmıştı sanki. Sayfalarını yavaşça açtım. Geçmişten bugüne gelen bir koku. Kitabı satın alırken, sahaf, gözlüğünün üzerinden bana baktı: İyi kitaptır. Bazı kitaplar denk gelir. Seçmen tesadüf değil.’’ Dedi.
    Sokağa çıktığımda kitabı sıkıca tuttum. Kokusu, bana sadece geçmişi değil, geleceği de fısıldıyordu. Ve o gün anladım ki, bazı kitaplar sadece okunmaz yaşanır; denk gelinir.
                                                 ------------------------------
                                          
    KOFER (Bavul)
  Her bahar gelişinde açar bu yavruağzına benzeyen, dikenli sarı kırçiçeği. Toprağa daha önce de ayak bastığım bu yer koferimi gömmek için uygundu. Denizi, tüm gün, güneşi öğleden sonra görüyordu. Gelirken, kazma, kürek getirmiştim. Kofer büyüklüğünde çukur kazdım. Koferde, her şey,  ömrümün boğulduğu anılar, mazinin yükü… Gömdüm… Toprağı çiğnedim, pekiştirdim. Tepeden aşağıya inerken, yüreğimde ağır bir yük kalmıştı sanki! Ve bir ufacık kuş, öttü. Kulağıma ‘  N’olursun hep yüreğinde tut umudu!’’
      Umudum o ki,
     sonbaharda yumayım gözlerimi
   parlayan ayın altında
   Eylül’de mesela
                             ------------------------------------
    ZAMANI HAYALEN GEÇMEK
   Kale altında yüzyıllık bir kahvehane, sıradan. Toplam altı masa var. Bir duvarda koca bir saat asılı, duvarlar açık mavi boyalı. Diğer duvarda da bir saat, her saat ayrı zamanı gösteriyor.
   Biu yerde, zamanda yolculuk yapılıyor. Kahvenizi söylüyorsunuz, oturduğunuz sandalye de önemli. Kahve hazırlanıp gelinceye kadar, eskiye gider -hayalen gibi, görmek istediğinizi görürsünüz. Ama yaşamın akışını değiştirecek etki yapmadan geri gelirsiniz!
                                            
    MASAL
     Yataklara keyfimizce uzanarak büyük ağaçların olduğu, güllerin ve öteki çiçeklerin varlığıyla şenlendiği bir çayıra ulaşabilir miyiz? YZ, bir umut dedi.
    SEVGİ VE HASRET
      Psyche’nin hikayesi,
   Her şey muhabbet iledir. Bütün kanunlar muhabbettendir. Karşılıksız sevmek muhabbet ile olur. Sevdiğine ulaşamamak muhabbeti artırır. Psyche uzak illere giden kocası geri dönmeyince endişelenir. Hasret, fena sarmıştır. Psyche’yi  ızdırap ve göz yaşları içinde bırakmıştı. Kendini bir nehire attı, ölmek istiyordu. Fakat dalgalar onu sahillere itti. Psyche şaşkın halde ve kaybettiği sadetini tekrar bulmak için bütün dünyayı dolaştı. Gittiği her yerde mabetlere uğruyor Allah’tan kocasını kendisine getirmesini istiyordu. Çaresizdi. Sevdiğimi onu kendine çekiyordu yoksa o mu sevdiğine doğru gidiyordu? Kestirmek zordu.
  AFROFÜTÜRİZM
   Siyah adam anlatmaya başladı: Ben bir vadide doğdum. Kocaman yemyeşil bir vadi de. Güneş hergün parlardı. Sık sık yağmur yağar, topraktan fışkıran meyve ağaçlarını sulardı. Çimlerin üstüne yatar, akan nehri ve hayvanları dinlerdim. Bu vadide mutluydum. Sonra bir gün bir ziyaretçi geldi. İngiltere kraliçesiydi., görünce çok şaşırdım. ‘’ Neden burda yatıyorsun?’’ dedi. Onun kan rengi dudaklarından etkilenmemiştim. Ona kayıtsız kalmam şaşırtmıştı onu. ‘’ Ben burayı seviyorum’’ Dedi ki,’’ Eğer bana vadini satarsan, seni vali yaparım1’’ Ben de ‘’ Asla’’ dedim. Her neyse! Sonra askerlerini çağırdı, ellerimi ve ayaklarımı bağlayıp beni vadiden sürükleyerek çıkardılar…
      Bu hikaye kendi topraklarında köle muamelesi gören insanların geçmiş ile bugünü arasında navigasyon yapıyor(mu?) Yani!
       GENÇ KIZ
   Genç kız otobüsü kaçırmıştı bir sonrakini beklemek için banka oturdu. Yanına yaşlı bir amca gelip oturdu.. Yaşlı amca, iyi giyimli, temiz yüzlü idi. Kızım  kolundaki saati göstererek ‘’ ne güzel bir saat’’ Genç kız ‘’ dedem, yaş günümde hediye etti’’  Yaşlı amca‘’ zamanı gösterir. Zamanı, saatin akrebine binip de mi geçmek istersin yoksa saniyeleri gösteren ibre ile mi?’’ Genç kız ’’ saniyeleri gösteren ibre hızlı gidiyor akrep daha iyi gibi’’ 
    Yaşlı ‘’ zaman çok çabuk geçiyor. Ben de gençken burada beklemiştim’’ Genç, gülümseyerek ’’ sıra bende’’ Otobüs geliyordu, genç kız kalktı otobüse el etti. Geriye dönüp yaşlı amcaya ‘’ iyi günler’’ diyecekti ama yaşlı amca yoktu.
                                   -----------------------------------------------------------------
 ‘’
   Pazar 15/12/24  Zeytinalanı, öğlen sonrası, Kafe Maya,
 Tahta masalar dizilmiş sıra sıra. 
  büyük soba ısıtır herkesi,
.
kıvrılır dumanı, odun kokusu dolar 
sıcacık kafe, gönülleri sarar.
                                        -----------------------------------
  21/12 /24, Yağmurlu bir gün,
 Sararmış ağaç yaprakları, ayrılıyor dalından 
 düşüyor toprağa, yerlerde savruluyor,
 dal özler mi yaprağı, kalır mı aklında, 
sevdalı ayrılanlar, sanki hala burada.
                                           -------------------------------------
  Ve
 Evin kıyıcığında
çekirdeğinden çıkıp,
filizlenen koca incir ağacını,
görmeden geçiyorlar
 bu dünya insanları.
 
  


                                     İHTİYARLIK (BS  ana ekran da)

 

      
   
                                   -------------------------------------------------------------
                                        --------------------------------------------------
                                                  ------------------------------------













                                                                                        


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Dolaşan Kitap

silinmeyen Ben,, 2,, roman devamı

siberpunk