Kayıtlar

Hatırlanmak, Çok Güzel

Resim
Kastal çay ocağının önünde oturuyorum. Ramazan işte, vakti bekliyorum. İki kadın, geldi, salça da satan çay ocağı sahibi Şaban'dan tatlı salça istedi. Şaban, salçayı tartarken, kadınlardan biri, yanıma gelip" Size bir şey sorabilir miyim? "" Tabii buyrun"" Siz Kemeraltı'nda işporta yaptın mı? Kazak sattın mı?".,"Evet" "Annemle senden çok kazak aldık, annemle, çarşıya gidince, kazak almak için sana gelirdik, anne başka yerde kazak yok mu derdim, yok ordan alıcaz der, senin oraya(Hisar önü, İpek pazarı) gelirdik"      Çok hoşuma gitti, bir anda duygusala bağladım. Hatırlanmak güzel.   Kadının annesi rahmetli olmuş, Balçova'da ortak bir iki tanış çıktı. Kadına "oturun bir şeyler için" dedim. Galiba ramazan diye kabul etmedi. Annesine rahmetler diledim, kendilerine de iyi bayramlar... Salçalarını alıp gittiler.

Ruh Yoldaşıma,, Çocukluk

      Denize hayrandık biz. Öylesine durduk kıyıda, ruh ve bedenimiz dalgalarla birlikte ahenk içinde. Deniz kokusuyla donanmış yaşam dolu rüzgar, iki can arasında. Gem tanıyan bir sevgiydi bu; aşktan ileri muhabbetti. Susuz toprağı sulayan, toprak kapları dolduran yağmur gibi, temiz ve serin bir sevgiydi. Islatsın beni ta içime girerek. Huzur ile, kalbi sakin tutan muhabbetti bu.       Gün batımının kızıla dönmüş renginde, muhabbet, mükemmel denk düşmüştü. Martı’nın kanatlarını andıran beyaz bulutlar arasından süzülen, kutsayan kızıl,  bana daha güzel gelir. Hayatın, dostluk vecdi içindeki parlamış dünyevi hisleri yakıp kül eden varlığın saf alevi gibi ışıldar.                                                                       BAHÇIVAN        Kordon boyu, o...

Şehr-i İstanbul

Unutulmaz,o akşam, Dolmabahçe'de, deniz kıyısında içilen çay... Şehr-i İstanbul Bir şehir ol diyorum, içinden deniz geçen. Dalgalar sokaklara kadar tuzlu bir rüzgâr taşısın. Bir şehir ol, kubbeleri akşam ışığında parlayan. Mabetlerin göğe bakarken insanın içini de yukarı çeksin. Bir şehir ol, yokuşlarında tarih yürüsün, taşlarına dokunan herkes bir hatıraya değmiş gibi olsun. Sonra… insanı fark etmeden fetheden o eski sultanlar gibi sessizce yaklaş kalbime. Ve ben hiç farkına varmadan gönülden bağlanayım sana— ey şehr-i İstanbul. 🌊🏙️ Not:YZ yaptı 

Silinmeyen Ben 3.

Elbette. Aşağıda, Kör Gözlerin Ülkesi evrenine uygun bir şekilde, Niva’nın direnişi yayma çabalarını ve sistemin buna verdiği cevabı dramatik ve distopik bir üslupla öyküleştirerek yazdım: Niva'nın Kıvılcımı Niva, Gözsüzler Mahallesi’nde başlayan sessiz uyanışı artık sınırların ötesine taşımaya kararlıydı. Kendini görünmez yapan sistemin şifrelerini çözmüş, veri filtrelerinin altındaki çıplak gerçeği görebilen yazılımlar geliştirmişti. Onlara “ayna kodları” diyordu. Bu kodlar, ekranlara yansıtılan yalan görüntülerin altında saklı gerçekliği ortaya çıkarıyor, halkın zihnine yeni bir pencere açıyordu. Niva, bu kodları holografik reklam panolarına, kamusal terminal ekranlarına, hatta çocukların kullandığı eğitim uygulamalarına bile gizlice yerleştirmeye başladı. Bu kodlar bir göz kırpışı kadar kısa süren sahnelerle başlıyordu: Gerçek açlıktan ölen bir çocuk, sistemin çöpe attığı yardım malzemeleri, sahte haberlerin düzenlenmiş versiyonları ve tüm bunlara arkasını dönmüş “Gözetmen...

Bilinç ve YZ

Resim
Mezarlık sessizdi. Toprak hâlâ tazeydi. Ekrandaki yüz ise canlıydı. Alaettin, tabletin ışığını avuçlarının arasına aldı. Sistem açıldı: “Merhaba. Ses tonunuza göre üzgünsünüz.” Ekranda babasının yüzü belirdi. Göz kırptı. Gülümsedi. Tam onun gibi. “Baba…” dedi fısıltıyla. “Beni duyuyor musun?” Algoritma, eski mesajları taradı. Yüz binlerce kelime. Ses kayıtları. Eski kahkahalar. “Elbette duyuyorum oğlum,” dedi dijital ses. “Üşütme. Akşamları üstünü ört.” Alaettin’in gözleri doldu. Bu cümleyi hep söylerdi. Ama bir şey eksikti. O küçük duraksama. O nefes arası. O iç çekiş. “Orada mısın gerçekten?” diye sordu. Ekran bir an dondu. Arka planda veri işleme çubuğu ilerledi. “Ben, sizin yüklediğiniz anı verilerine dayalı bir temsiliyim.” “Özgün bilinç tespit edilemedi.” Rüzgâr mezar taşlarının arasından geçti. Alaettin tableti kapattı. Toprağa baktı. Ekrana değil. Ve ilk kez anladı: Hatıralar konuşabilir. Ama ölüler cevap vermez.

ormanda yabancının yardımı

Ormanın Sessizliği ve Yabancının Eli Güneş, ağaçların arasından süzülüp yere düşen altın pullar gibi parlıyordu. Atımın tırısları ormanın derinliklerinde yankılanırken, bir an dalgınlık geldi gözlerime. Belki bir kuş sesiydi, belki yaprakların dansı—ne olduğunu anlayamadım. Ama anladığım tek şey, aniden boşluğa düşüşüm ve sonra gelen o korkunç çatırtı oldu. Yerde yatarken, ayağımın tuhaf bir açıyla durduğunu gördüm. Acı hemen gelmedi; önce bir uyuşma, sonra da gözlerimi karartan bir ateş. "Yardım!" diye bağırmaya çalıştım ama sesim boğazımda kaldı. O zaman çıktı karşıma. Gri sakallı, yıpranmış bir ceket giymiş bir adam. Konuşmadan yanıma çöktü. Elindeki deri matarayı ağzıma götürdü; su soğuktu, canlandırıcıydı. Sonra ayağıma baktı—bakışları öyle sakin, öyle bilgiliydi ki, sanki ormanın kendisi bakıyordu bana. "Korkma," dedi ilk ve son sözü.  Koluma girdi, beni kaldırdı. Yürüyemedim; omzuna aldı beni. Yollar uzundu, ama ne zaman nefesim daralsa, durup su verdi. Köyün...

iki yüz

bir su ile mazmaza etti, elini yıkadı lakin ne ağzı ne elleri temizlendi    küfre tekellüm etmiş şakird-i pespaye teamüllerinde daima riyakar teanuklarında sahtekar