Aks-i Cihan
Eski zamanların birinde, gökyüzünün kurşun değil de erimiş ayna renginde olduğu, nehirlerin tersine akıp ağaçların yaprak yerine fısıltılar döktüğü **Aks-i Cihan** adında sürreal bir diyar vardı. Bu diyarda kelimeler fiziksel birer ağırlığa sahipti; yalan söyleyenlerin ağzından ağır kurşun bilyeler dökülür, doğruyu konuşanların nefesi ise havada asılı kalan kristal oklara dönüşürdü. Bu ülkeyi yöneten **Zamanın Ötesindeki Sultan**, sarayının tavanına asılı devasa bir sarkacın gölgesinde oturur ve sadece paradokslarla beslenirdi. Bir gün, diyarın en bilge ama en avare gezgini olan **Arel**, Sultan’ın yasaklı rüya bahçesine izinsiz girdiği için yakalandı. Arel’i, havada duran ve hiçbir yere bağlanmayan iki büyük kapının önüne getirdiler. Sol kapının üzerinde dev bir **Gümüş Tüfek**, sağ kapının üzerinde ise gökyüzüne doğru uzayan urganıyla **Mavi bir Darağacı** duruyordu. Sultan, tahtından doğrulup sesiyle zamanı durdurarak o meşhur kanunu fısıldadı: > "Burada her söz kendi kaderi...