ŞÜKRÜ 2
Akşam üstü.
Işık ne tam sarı ne tam soluk. Arada kalmış bir saat.
Kahve kalabalık ama sesler boğuk. Sanki herkes konuşuyor da kimse bir şey söylemiyor. Ben köşedeyim. O, her zamanki yerinde.
Kapıya yakın masa.
Kalabalığa uzak.
Elektrikçi. Adını söyledim mi, hatırlamıyorum. Zaten önemli değil. Bazı insanlar isimlerinden çok duruşlarıyla kalıyor akılda.
Geliyor. Oturuyor. Çay. Sigara.
Başka bir şey yok.
Herkesi tanıyor. Ama kimseye ait değil. Selam veriyor, bitiriyor. Uzatmıyor. Sanki kelimeler de onun için birer masraf.
Bir gün ışık titredi.
Kimse anlamadı.
O baktı sadece.
“Topraklama zayıf,” dedi.
Sesi yüksek değildi ama doğruydu. Hep doğru gibi.
Beş dakika sonra ışık düzeldi. Kimse teşekkür etmedi. O da beklemedi.
Telefonunu çıkarıyor bazen.
Trabzonspor maçı. Sessiz izliyor. Tepki yok. Sevinç yok. Üzüntü yok. Sadece bakıyor.
Ben söyledim bir gün:
“Ben Göztepeliyim.”
Baktı. Kısa.
“İyi takım,” dedi.
Uzamadı. Ama yetti.
Konuşmalarımız hep kısa.
Ama boş değil.
“Her şey karışık,” dedim bir gün.
“Başlayacak yer yok.”
Sigarasından bir nefes aldı. Dumanı yavaş bıraktı.
“En yakın arızadan başla,” dedi.
Başka bir şey söylemedi.
O cümle kahvede kaldı ama ben eve götürdüm.
Bir ara gelmedi.
Bir gün. İki gün. Üç.
Kimse sormadı. Kahve böyle bir yer. Eksikler fark edilir ama dillendirilmez.
Sonra geldi.
Aynı masa. Aynı çay.
“Yoktun,” dedim.
“İş vardı,” dedi.
Durdu.
“Bitti.”
Bitti.
Bazı insanlar hikâye anlatmaz.
Cümle kurmaz uzun uzun.
Ama bıraktıkları şey, anlatılanlardan daha ağır olur.
O hâlâ akşamları geliyor.
Çay. Sigara. Sessizlik.
Ben bazen onu izliyorum.
Hayat karmaşıklaştığında, insanların sesi yükseldiğinde, kafam dolduğunda…
Kendi kendime aynı şeyi söylüyorum:
En yakın arızadan başla.
Yorumlar
Yorum Gönder