PAKİZE

     Annesiyle son vedalaşmasıydı. Annesinin yüzü, vedalaşan dolunayın tekrar ziyaretini yenilemesinde nasıl parlıyorsa öyle beyaz ve paktı. ‘’ Sadece, oksijen veren cihazın ağızlığı dudağının altını morartmıştı, serumun iğneleri kolunu kanatmıştı, başka bir şey yoktu. Yüzü bembeyaz, pamuk gibiydi.’’ Diye Ayşe betimleme yapmıştı. 
       Annesinin üzerine suyu dökerken, gözyaşları da dökülüyordu. Ebedi bir ayrılık değildi bu, bunu gerçek olarak kabul ediyordu. Ayşe’nin gözyaşı sisi, gözlerinin siyah kenarlarını derinleştiriyordu. Annesinin yüzü gibi beyaz yasemenler! Ah, bu yasemenler. Ayşe, beyaz yasemenleri ellerine dolduruyordu. Sevginin el ile örülmüş veda çelengi, Pakize’nin toprağının üzerine koyacaktı.
     Pakize, toprağına, doğduğu yere götürülecekti, Bodrum Ortakent’e ( Müskebi). Bunun ilk öncesi ise; sabah erkenden, kızlar, damatlar, teyze kızı, ufak bir kahvaltı yapıp yola koyulduk, İlk durak, İzmir Mezarlıklar Müdürlüğü. Hizmet binaları yeni yapılmış. Biz, Yenişehir’deki(Tepecik) Eşrefpaşa hastanesi ile Yenişehir Göğüs hastanesi arasındaki yeri biliyorduk. Neyse! Novigasyon bizi götürdü. Ayşe, kızkardeşi ve tombiş kocası ve kızlarım, gasilhaneye girip, meyyite su döktüler. Pakize’nin parlayan, beyaz ve pak yüzünü gördüler. Ben ve iki damat dışarıda bekledik. İşlem biti, tabuta koyup koridora çıkardılar. Görevli imam, bir dua yaptı ve’’ biz yarın saat sekiz gibi buradan çıkarız. Siz, öğlene doğru Konacık2 ta olun, teslim alın’’ dedi…
        Yarı n yine erkenden yola koyulmak var. Bu arada müdür!!! ( Ayşe’nin kızkardeşi kocası) her şeyi telefon ile halletti. Ortakent’i aramış, mezar yerini ayartlatmış, cenazeyi götürecek aracın plaka ve şoförünün telefon nosunu almış. Telefon önemli, köyde salanın verildiğini de öğrendik.
                                      --------------------------------------------------------------------------
                                                      -------------------------------------------
      Gece, sakinleşip, yıldızlar birer birer çıktığında yatağa girdim. Dışarıda rüzgar vardı. Yapraklar bir şarkı terennüm ediyordu, muhakkak gökteki Kuzey yıldızı da şarkısını söylüyordur. İçinde bulubduğumuz durum, Ayşe’nin yüklerini hafifletti ve düşüncelerini netleştirdi veya şarkıya çevirdi. Yağmurdan sonra, güneş mi açmıştı ne?
     Kurumuş yapraklar ve solmuş çiçekler canlanacaktı- mı acaba? Neyse, denizin şarkısı yükselen dalgalarla mı akordunu bulur? Düşen dalgalar da şarkıyı söylemez mi? Dedim işte! Pakize, evrenin dördüncü varsa beşinci boyutuna geçsin ve şöyle bir köyünün yolunda yürüyormuş gibi yürüsün ve yok olabiliyorsa olsun! Gömülme yok! Çürüme yok! Evlatları, akrabaları ne oldu diye soracaklar ve biri ‘’ Bilmem, yürüyüşe çıkmıştı.’’ diyecek! Ama, işte! Ertesi gün erkenden yola koyulduk, öğlene doğru saat 12 gibi Konacık’a vardık. Cenaze arabasını beklemeye başladık. Hava güneşli, az serindi. Öğlen okundu. Konacık cenaze işleri binasının  küçük bir mescidi vardı. Öğleni –Cem ve Ben kıldık-. Araç, saat 15:00 doğru geldi. Bizim müdür cenazeyi teslim aldı. Bize’’ Siz gidin, saat 16:00 gibi Ortakent camisinde olun. Biz oraya getiricez. Belediye de pilav ve ayran getirecek’’. Gittik. Aradaki mesafe az zaten- cami avlusunda beklemeye başladık. Akrabaları da yavaş yavaş geliyordu. Ben, köyü dolaşmaya  gittim, bi kolaçan edeyim dedim. Değişen bir şey yok. Kavede Bodrumca konuşan bir kişiye rasladım. ‘’ bi çay ver bakem’’ ‘’ ince saz, ne yapıp durursun’’ ve ‘’köy olduğu gibi durup durur’2 Camiye döndüm. İsmi önemli değil, biri geldi. ‘’ Neden haber vermediniz? Ben onu çok seviyodum!’’. Ben içimden ‘’ Siktir git, gelip görseydin. İki buçuk sene yatalaktı’’ dedim. İçimden ama!
 Hiç arayıp sormayan pakize’nin oğlan kardeşinin hanımı , iki oğlu ve kızı, Ayşe’nin buradaki amcasının iki oğlu, kızı ve hanımı geldi. Geldi işte! Tanıdıklar!
     Daha sonra Ayşe’nin dalga geçiyon dediği diyalog da şöyle. Ben ‘’ neden aramadınız’’ diyen şahsa ‘’ ya köşedeki Köfteci Abuzer ölmüş, haberin var mı?’’ ‘’ Kim o ya?’’ ‘’Köşede işte, postanenin karşısında’’ ‘’ Haberim yok’’ ‘’ Abuzer, terazi burçundandı’’ ‘’ Nerden biliyon?’’ Sen terazı burcu musun?’’ ‘’ Yok terazı değil. Balık burcuyum’’ ‘’ Belli oluyor. Fitsin, balık gibi’’
      Cenaze geldi. musalla taşına kondu. Ben camiye okumaya girdim. Ezan yaklaşmıştı. Namaz sonu cenaze namazı kılındı Tabut sırtlanıp arabaya kondu. Bizim müdür, şoföre tembih etmiş. Araç, evinin önüne getirildi. Helallik alınacak. Cenaze aracı şoförü, mükemmelmiş, indi dualarını yaptı.
 Kabristana vardık. Kabristan rahat, kabirlerin arası seyrek, ada ada ayrılmış, yolları bir arabanın rahatlıkla geçişi için uygun ve de ağaçlı bir yer.. Mezarlığın güzeli olur mu? Oluyormuş! Pakize, acılarından kurtulmuş olarak yatacak. Son bir sene, yatağından kalkamıyordu veya kalkıyordu da Ayşe tekrar bir yerini kırar diye izin vermiyordu. Sürekli aynı acıları çekiyordu. Konuşamaması, sorularını soramamasına neden oluyordu: salt, sabah kahvaltısını verdiğimde yüzü güler,’’’ iyi olsun, iyi olsun’’ derdi. Ölüm aklına gelmiyor değildi. Bazan ‘’ Ne olur Allah’ım, ne olur, yapma artık!’’ diyordu. Hep yatmak, arada yatağın kenarına oturabilmek, bir taraflarına dokunulduğunda bu daha çok temizliğinin yapıldığında oluyordu ‘’ Acıyo! Acıyo’!’ derdi. Odasına televizyon koyduğumuzda yüzü gülmüştü. Dört duvar arasında televizyon ekranı! Beş altı sene veya daha geriye yirmi üç sene önceki durumuyla şimdiki durumunu karşılaştırdığımızda- harabeye dönen ev, dağdan aşağıya, dereye yuvarlanan koca kaya parçası- bir beden!
      Pakize, yarağında yatarken içine düştüğü yalnızlığı, kızının yanında yaşadığı yalnızlığı, o üfünetli yalnızlığı, dipsiz kuyularda bile olmayacak o yalnızlığı yaşıyordu. Köyündeki evinden alıp buraya getireceğim o yaz günü, arabaya binmek istemedi, çok direndi, bağırdı. Zar zor ön koltuğa oturttuğumuzda, çehresi çehrelikten çıkmıştı. Kararan hava gibi kaplara… O içinin karanlığıydı belli… Karşı duramamıştı, güçü yoktu. Onu, orada-köydü, kim bakacaktı? Ben, evinde kalmasınını yeğlerdim. Pakize, kıpırdıyordu yattığı yerde, parçalanıyordu; karşı koyması olanaksız, o anı bekliyordu. Bu beklemenin nedenini biliyor muydu?... Acılar! Acılar! Ölüm! Odasının penceresinden gördüğü tepede ağaçlar çiçek açmıştı. Sakalar(serçeler) daldan dala konarak uçuyorlardı
     Pakize, ayrılmıştı, koyunun sürüden ayrılması nasıl olursa öyle!; çobab sevdiği koyunlardan birinin kaybolmasına nasıl üzülüyorsa; Ayşe de öyle! Pakize’yi toprağa vermeye, Ortakent’deki oğlu gelmedi, uzaklardan mı izliyor diye baktım, yoktu. Burada, Balçova’da terzi olan kırk senedir dükkanından çıkmayan, ev ve dükkana –kulübesine – gidip gelen oğlu, birkaç arkadaşı ile mezarlığa gelmişti. İki buçuk senedir, , Ayşe ve Nuray’ın evinde bakılan annesini arayıp sormayan  ruhsuz mezarlıkta görüntü yapmıştı. Geçmiş deneyimleri ve yaşadıkları, gelecekteki imkanlarının oluşturduğu ahlak anlayışının yansımasıydı bu hali! 
    Normaleweise! İnsan bu! Her şey normaleweise! Tabii ya! Genç manitasını almış mezara gelmiş! Bana baş sağlığı diledi., ‘’ ben seni tanımıyorum’’ ‘’ Olsun, ben seni tanıyorum’’
    Birey, bireyleşmişti. Her bireyin, gündelik işleri boyunu aşmıştı. Şehir yaşamı zorlaşmış bireyler- ben- olmuş… Bencillik, vurdum duymazlık! Gençler, ninelerini dedelerini tanımıyor. Hepsi olmasa da genelleme yapılabilir-mı?  Amerika Houston’da yaşayan arkadaşım,  gömüden üç gün sonra başsağlığı dilemek için aradı, konuşmamızda ben gömü işleri sırasında hiç arayıp sormayanların veya lütfen arayıp soranların salt mezarda görüntü yaptıklarını, Ayşe’nin amcasının ki evi mezara bin metre oya var ya da yoktur, mezara bile gelmediğini, bizim onu evinde ziyarete gittiğimizi söylediğimde, ‘’ Burada gömmek için insan bulamıyon, yakmak üç bin dolar gömmek 20 bin dolar alıyor bu işi yapan şirketler. İlerde Türkiye’de böyle olucak. Amerika’da herkes çalışmak zorunda, birkaç saat işe gelmedimi veya haftada bir gün işe gelmedimi, zora girer. Türkiye’de böyle olucak, herkes para derdinde’’ ‘’ Ama bize ters geliyor’’ ‘’yeni jenerasyon böyle, senin için rahat mı, sen görevini yaptın mı ona bak’’ ‘’ Benim içim rahat’’
 Buraya Jetpack ta Ölüm *(heştek) Pakize ekle
                                                     ------------------------------------------------
  Kabristan temiz! Güzelde! Lakin insanlar kapkara, sevimsiz! Tek renkli gözlü olan benim! Bir ara benim ne işim var var buralarda diye kendime sordum. Ben buraya ait değilim! Buralarda Alaettin adında!? En zoruma giden ise Ayşe’nin amcasını ziyaret etmemiz idi! Gömmeye gelmeyeni neden ziyaret ettik ki! Aslında sarretmem, kimseye ses etmemem iyi oldu! Eğer birkaç kişiye arayıp sormayanlara fırça atsaydım kötü olan  yine ben olacaktım. Al işte baktı emekli maaşını aldı şimdi konuşuyo derlerdi. Gergin olan, küskünlüklerin olduğu ortam daha da gerilirdi. Ayşe, dayısının hanımı ve amcasının hanımı’ siz baktınız, siz baktınız’’ dedi. Amcasının hanımı Ayşe’ye ‘’ iyi ki kavga olmadı ‘’demiş. Tutku, hiç yanımdan ayrılmadı. Neden ki? Tutku’ya dedim’’ Benim karım ya Annesine bakarken- temizliğini, yaparken, zorlanıyordu, annesine bağırıyordu sonra ben anneme bağırdım deyip ağlıyordu. Bunu kimse bilmiyor’
     Pakize’nin durumunu anlamak, ruh halini anlamak! Kim anlayabilir? Dört duvar arası! Acı! Acı! Dünyası pencereden görebildiği kadar –bu hale ben üzülürdüm – ve televizyon bir de önüne konan yemekle mutlu olması! Bazan duvarlara bakıp, ne görüyorsa, eliyle işaret edip göstermesi! Kimleri görüyor acaba? Bazan,’’ Ata! Atacım’’ demesi! Pakize’nin bedeninde anatomik ve fiziksel değişiklikler olmuştu. Vardı lakin daha ileri seviyeye çıkmıştı. Vucüduna dokunduğunda’’ acıyo, acıyo’’ demesi! Vücut kitle endeksi hesaplansa;  kilo ve boy oranı arasındaki ölçü, sağlıksız olduğunu gösterecekti. Ufalmış, zayıflamış! Hangi organı iyi çalışacak da öbür organına destek olacak? Kas- kütle oranı gibi değişkenler göz önünde bulundurulsa bile! Bir sene önce yatağından iniyor, evin içinde zorda olsa emekliyerek ( kabaca sürünerek de dennebilir) dolaşıyor, kıyı köşedeki tozları topluyor, işleniyor, oyalanıyordu. Sabah olmuş, akşam olmuş, tatil olmuş, bayram olmuş, bir şey değişmiyordu. Pakize, seviliyordu. Kızları, kızlaarının torunları, torunlarının çocujkları tarafından en mutlu anları buydu galiba! Geçmiş bir gün.Yaş pasta alıp getirdim. Pakize’nın, güya yaş günü! Nuray da vardı Ayşe ve ben. Pastaya mun dikildi, üfledi, yaş günü kutlaması yapıldı! Belki, Belki. Bir an acısı dinmişti.Hiç umudunun kalmadığı, sürekli ondan uzaklaşan hayatı biraz tatlanmıştı. Ölüm gerçeğini umursamıyor; galibs! Galiba onu korkutamıyordu da!  Gece vakti penceresinden, gökte parıldayan ayı gördüğünde,, işaret  ederek ‘’ Ay’’ der gülümserdi. Pakize, evimize düzensizlik mi getirdi yoksa yeni bir düzen mi? Ayşe,’’ Ben kendimi anneme adadım’’ dediği günden beri düzen değişmişti. Ayşe, evden çıkmaz, arada akşamüstleri alışverişe çıkar marketleri kapatır gelirdi.. Bazan bir yerlere giderken ‘2 anneme bak’’ derdi. Ben bırakıp gidebilirdim uzaklara ama gönlüm Aişe’nin yalnız kalmasına razı değildi… İnsan müsveddesi oğlu orada bir annesini alıp baksaydı, Ayşe nefes alabilirdi… Bu meyvenetsiz oğlu’’ annemin maaşını alıp çatır çatır yiyolar’’ diyordu da annesini bir ay alıp baksaydı maaşını alıp çatır çatır yeseydi! Pakize’nin diğer oğlu mezarlığa kadar teşrif eymeyen oğlu duyduğumuza göre evden dışarı çıkmıyormuş. Lanet ola!
  Neyse ya! Ben, Pakize’nin kahvaltısını önüne koyduğumdaki sevincini ve ‘’ iyi olsun, iyi olsun’’ dediği günleri anımsayıp mutlu oluyorum. Nuray, geçtiğimiz yaz mevsimi Bodrum’a gitti. Evde(Pakize’nin evi) altı ay kaldı. Eee! Bodrum! Gece hayatı var. Cazibedar! Altın bir boynuza benzeyen koylarının, nur gibi suyu var, alev mavisi o güzelin denizi bırakmak zordur!!!
    Pakize, kendisine acınmasını ister miydi? Veya yeterince acımadıklarını mı düşünürdü? Ayşe ‘de Nuray’da onu bir çocuk gibi okşuyor, avutmaya çalışıyordu. Eğer oğlu gelse onu büyük bir sevinçle karşılayacak sevinç çığlıkları atacaktı. Çok önceleri böyle olmuştu! Yine olurdu. Ama gelmediler. İki oğluda iki seneyi geçkin ne aradılar ne sordular 
   Burada kendime şu soruyu sordum ‘ GELECEKTE OLMASINI EN ÇOK İSTEİĞİN ŞEY NE?
     Bu arada Ayşe, mahkeme kararıyla vasi oldu Köydeki evi müteahhite verdiler. Pakize’nin ölümü bunu da suya düşürdü. Pakize, yoğun bakıma kaldırılınca, ölür de, maaşı diğerlerine kalır düşüncesiyle, Ayşe, maaşını hemen çekti!!! Bana tuhaf geldi. Basit bir hareket, davranış gibi!
    Kadını, Bodrum’un güzel köyünden alıp dört duvar arasıns koyarsan verdiği sıkıntıya da razı göstericen, sesini çıkarmıyıcan, isyan etmiyicen! Önceleri debelenerek, sürünerek evin içinde tur atıyordu. Düşüp kalça kemiğini kırınca veya önce kemik kırıldı sonra düştü. Tuvalette oldu bu kırılma. Ameliyat. Kadın dokuz canlı, bir ikisi çıksa da, kadın hayatta! Ölümden beter bir yaşam! Sonra! Sonrası malum. Ayşe, yataktan indirmedi. Bazı iyi şeylerin sonu kötü olabiliyor. İyi yapıyorum niyeti olsa da sonuç nasıl olması gerekiyorsa öyle olur!
     Bu hayatın hayhuyu, arasında, yapılan fedakarlık taşa oyulmuş bir güzellik gibi durur.
     Mezarlık, karanlık insanların toplandığı yer. Pakize’yi ağaçların altında, taşsız toprağa yatırdıktan sonra ‘’Allah’ım buralara ait değilim, nerden düştüm böyle fertlerin arasına’’ dedim kendi kendime! Gitmesi gereken misafirlere Allah’ın hızını diledim. İmkanım olsa onların ayak izlerini de süpürür giderdim. Yalın olanı burada göremedim. Karanlık yüzlerin, yapmacık tutumlarını yine de gülerek kabul etmeye çalıştım. Bugün, ne zaman öldükleri bilinmeyen hayaletlerin riyakarane kutlama günü!
     Ve dedim ‘’Alaettin, tebessüm et ! Bırak gülüşün, yaprak üstün parıldayan su damlasından başka bir şey olmasın! Sazın tellerinden düzensiz nağmeler gelsin! Boş ver!’’
                                              --------------------------------------------------------
   Yaşarken de çok çekmişti kadın. Bodrum’dan gelip İzmir’e yerleş… kiralarda sürün… Dört çocuğa yetişicem diye uğraş… Kocası Kokluca mezarlığında bile çalışmış, ölü gömmüş! Zor! Nerede Ortakent’in özgür sabahları. Pakize’nin kocası Ata’ya her bir kızgınlığı vardı. Bunu, tekrar Ortakent’e göçtüklerinde- o inme indiği, felçli ama yürüyor ve sesi gür çıkıyordu – zamanlarda daha da belli olmuş, içine gömdüğü cevapsız, gizlediği öfkesi, açığa çıkmıştı… Benim için de hülyalı günler bitmişti… İçim daralıyor… Kaçıp gitmem gerek! Değişmişti! Hem de çok şey! Evet…Bir değişiklik var!
     Yaşananlar, hele son olarak kabristandaki görüntü, ahlaki değer bakımından son derece tartışmalıydı. Pakize, neden bu denli büyük bir acıya maruz kalmıştı? Şu var ki bir gerçekliği olduğu haliyle kabul etmekten başka bir seçenek yok. Pakize’nin son günlerinde ö önüne koyan yemeği eliyle gizlemesi, sanki yemeğini önünden alacaklar. Öfkeyle sağa sola bağırıyordu. Ne görüyorsa artık !  Bir zamanlar bazı şeylerini paylamak itemediği,  nefret ettiği kişileri hayalen mi görüyordu? O, sessizliğini öyle ya da böyle bozuyordu. Bakıyordu Pakize belli belirsiz, anlamsız gözlerle! Neyse! Giyme zamanı gelmişti! Kabristanda vedalaşma zamanı! Salt gömmeye gelen oğlu, salt burada konu mankeni olanlar, dua bilen duasını ederek bilmeyen dönüp giderek! Yalan yoktu artık, yalan onlarala beraber gitmişti Ayşe’de biten bir acı ben de ince bir sızı…
    Ayşe, ne erkek kardeşine(Nihat) ne amcasına laf söylüyordu Belki de söylese boşa gideceğini düşünüyordu. Benim için içimi kemirirken o suskundu. Pakize’nin, uykusunu bölen o korkunç  bağırmalarını duymayacaktı, ‘’Acıyo, Acıyo’’ demelerini işitmeyecektik…
     Ramazan bauramı. Pakize 19 gündür hastanede yoğun bakımda. Günde bir saat falan görüştürüyorlar. Seda’lar İstanbul’dan gelmişti Sanki Pakize Seda’yı bekliyordu. Bayramın ikinci günü- cumartesi, İstanbula dönüş için yola çıktılar. Ölüm haberi ile Akhisar’dan geri döndüler. Damadım Tutku sağolsun. Sena zaten burada, annesini arabasıyla Pakize’yi görmeye haftada bir iki gün götürüyordu. Damadım Cem ‘den de Allah razı olsun.
     Ölüm, kuşun kafesten çıkıp özgürleşmesiydi. Ruh, dar kafesinden, zindandan çıkmış  bostana varmıştı. Öyle ya! Bir odada akşam olmuş, sabah olmuş, pazar olmuş,  pazardan sepetlerini doldurup dönmüşler, ne fark ederdi, hepsi birdi. Yaşam i, ölüm ile eşitlenmişti. Hiç dinmeyen, içini sızlatan , o, ağrısı, umudunun kalmadığı, yaşamının hala bitmediği ama adım adım yaklaşan ölüm gerçeği! Tek gerçek ölüm! Günler geçmiş aylar geçmiş ne önemi var; lafımı olur?
      Farkında mıydı  bilmem? Ona hizmet eden Aişe’nin düzeni değişmişti. Bence, Pakize düzensizlik nedeniydi. Görünür kılmıştı kimin kim olduğunu, bencil insanlaıı turnusol kağıdı gibi açığa çıkarmıştı. Düzensizlik buydu! Pakize, ayraç olmuştu… Ayşe ve Nuray ve kızlarım ve torunlarım onu bir çocuk gibi öpüyor okşuyordu. Başka kim??? Gelen sağlıkçılar ve doktor onu  sözlerle avutmaya çalışıyordu. Eksik olmasınlar her aramamızda hemen gelmişler, gerekirse hastaneye götürmüşlerdi.
                                                     -----------------------------------------------
                                                         ------------------------------------
    Ayşe, tefefonda ağlayarak’’ annem öldü’’ haberini verdiğinde, Konak’taydım Ayşe’nin evde tek başına olmasından rahatsızlık duymuştum Taksi tutup eve vardığımda 112 Acil, gelmişti, Üst komşumuz Aslıhan hanım ve alt komşumuz gelmişti.
    Hayatı, en iyi - yaşanmış -kılan neydi acaba? Başarı mı? Kurallara uymak mı? Hangisi? Pakize, gördüğü baskı ile belki ortamın etkisi ile gerekeni yaptı. Yaptı da, en iyisini mi yaptı? Bu hayat, yalanlar üzerine kurulmamıştı. Bu hayatın amacı neydi? Her şey kolay ve doğru değildi? Her şey sevgi üzerine mi kurulmuştu? Sanmıyorum. Pakize, derin bir yalnızlığın içindeydi aslında. Tepkisi Ata’ya idi. Sade bir hayat mı? jargon şöyle, dedikoduların bol olduğu bir köy de, uyum. Sonu, ölüm gerçeği. Bu köyde çok insan altını pisletmeden ölmez! Ölmüyor Pakize’nin kaçamadığı tek gerçek kendi ölümlülüğü! Onun hayatı, doğru muydu? Neye göre kime göre? Hayattan zevk aldığı nelerdi? Onu dahi öğrenemedim. Kendi biliyor muydu?  Şimdi hayat zorlaşmıştı Yaşadığı hayat? Kendi diyordu belki de kendine; yaşamam gerektiği gibi yaşayamadım.(yaşamadım) Ama gerçek şu; ona acımıyoruz lakin merhamet ediyoruz. Ayşe ve ben ve Nuray ve kızlarım ve torunlarım! Başka kim? Bizimki  gerçek, samimi bir insani bir bağ… Ölüm korkusu var mıydı? Yoktu. Ölüm de bitti! Ölüm, ailesi üzerindeki yükü de kaldırdı. Ölüm! ‘
     Eğer sonu aklımızdan çıkarmasaydık, başlangıç hakkında neyi değiştirirdiniz? Şu anla ilgili ne yapardınız? Pakize’nin ölümü bazılarına sevinç verir miydi? Ölen kendisi miydi, yoksa yakınları mıydı, arayıp sormayanlar mı? Onlar için, kabristana gelip gömü işlerine karışmak külfet miydi? Veya ‘’ Öldü kurtuldu’’ deyip kendilerini rahatlatmak mı?
    İnsan, faniye mahkum olan kısmını bilmenin yanında ölümsüz olan kısmını da bilmelidir.. Pakize, ‘’ Allah’ım. Allah’ım, yapma gari’’ dediğinde fani olandan kurtulmak istiyordu. Beden, acısını gösteriyordu.. Bitti… geleceği böyle mi düşünmüştü?
  Evliliğin ilk yılları alıştığı, doğup büyüdüğü köyünde iyiydi muhakkak. Çocuklar, doğup büyümeye durduğunda, geçip zorlaşmıştı. Ürün para etmiyordu, o yıllar- 70 yıllar- şartlar zordu. Şehir kurtardı mı diye sorduğumda ekşiyen yüzünden bunu anlamak zor değildi. ..
  Ailenin üstünden yükü almıştı, Bu yükün çok ağırlığını Aişe çekmişti! Nuray, bazan‘’benim randevum vat, hastaneye gidicem’’ deyip,  Aişe’ye destek olmaya bile gelmemişti. Aişe ‘2 Nuray arada bir, üç gün gelip kalsaydı, bu kadar olmazdım diyordu, bazan.
 Ayşe ile ortak alanlarımız yoktu belki ama Pakize az olan ortak yaşamın tadını bozdu. Bozdu demek de pek doğru değil, ama! Bizim evlilik hayatımızda zaten ortak veya bireysel travmalarımız olmuştu, olmuştu evde yatalak hastanın oluşu ise ekstraydı. 
  Hayat be! O hastalığına dayandı, bize sabır düştü… Sabır! Hayat, insanı değişik yerlerden sınıyor. Evliliğimizin tadı vardı belki; inceliğini bozmuştuk. Aişe’nin sinirleri bozulmuştu. Eskilere gidiyor, yaptığım yanlışları bağırarak yüzüme vuruyor, hoş olmayan , yakışıksız durumlar oluşuyordu.
    Pakize’nin hayat hikayesi, sıradan, olağan ve son derece acı bir hayat hikayesiydi. Yaşamak mı? Nasıl yaşadı? Bunca korkunç acının nedeni neydi? Yanıt bulmak zordu. Gerektiği gibi yaşamadığı olabilir miydi? Bu hayat hikayesinin iyi yönleride vardı. Şimdi! İşte! Ölüm ile bizleri kendi varlığından kurtardı. Aslında bize sabıretmek düşmüştü. Ölüm onun için paklıktı. Beyaz badanalı, ufak pencereli, tahta kapılı, sıkıştırılmış kırmızı topraktan kalın atkı kalasların üstünde duran düz çatısı ile taş evi, her sabah aydınlığında çıkıp üzüm kopardığı asması, payam ve incir ağacı olan bahçesi yazın yüzü okşayan serinliği ile çok çok güzeldi.
    Münibe Nene, bu eve elektrik bağlatmamıştı. Korkusundan dediler. Bence doğallığını bozmak istemediğindendir. Cam korumalı kandili ya da gaz lambasını yakardı. Kışın, evin alt yüzündeki, duvar ile birlikte yapılmış şömineye zeytin tütükleri atıp evi ısıtırdı. O ateşim karşısında oturmak ayrı bir güzellik veriyordu. Çok hoşuma giderdi… Üst yüzde(oda) yine şömine var. Genelde alt yüz kullanılıyordu.. Üst yüze dört basamaklı tahta merdiven ile çıkılıyordu. Tavana yakın yerde odanın tamamını çeviren 20 cm genişliğinde raf vardı. Rafta, taslar, tabaklar diziliydi. Üç tane geniş olmayan penceresi vardı. Evin üstünde bir sahanlık vardı. Solda çeşme, ortada ocak, sağ ve solda iki gedik (çıkış yeri) vardı. Odun ateşinde saç ayağının üstünde çay pişerdi. Çaydanlık kapkara olmuştu… Orada yaptığım sabah kahvaltısını unutamam… İşte burada, Büyük Zaman; ayaklarımızın dibindeydi ve fısıldar ‘’ her şey  güzel, güzelliğin içindesiniz^’’ Münibe Neneyi anlamadan olmaz. Ruhu şad olsun.        Yazın bir arkadaşım ile  hanımlar da beraber, tatile gittik. Fönüşte, Münibe Neneye bir Allahaısmarladık demek için uğradık. Kısa bir hal hatırdan sonra yola çıktık., arabayla tam köyün çıkışına geldik ki Münibe Nene, önümüze, bir sepet ile çıktı. Bize yemiş- bardacık – verdi. Mübarek , kestirmeden nasıl geldi, Uçtu mu ne!  O yolu kısa zamanda kat etmiş  !Bilemedim! Nene, İzmir’e göç etmeyi düşünmemiş. Evinde kalmayı tercih etmiş. En güzelini de yapmış! 
    Buraların sessiz sabahında ve güneşlerin ışıkları içinde akşamın penbe sisinde ve geceleyin evinde yanan lamvanın oynaşan alevi eşliğinde hülyalara dalmak! Duvarları taşlarla yapılmış evinde, dünyadan elini ayağını çekmiş-belki- bence yaşayıp gitmişti. İçinde daimi bir gece vardı-belki- ve kokulu yağla yanan lambasıyla aydınlanıyordu. Münibe’nin akıl ve muhakemesi terindeydi. Onun ruhunda her şey açığa çıkmıştı. Ölüme karşı yaşamasını biliyordu. Münibe’ye semanın kapısı istediği kadar açılmıştı. Gördüğüm o ki, keder ve gaileden nefsini kurtarmıştı.
     Pakize, kederlerinin kadınydı. İzmir’e göçtüklerinde Ballıkuyu’da ikamet etmeye başlamışlardı. Düşünüyorum da zor çok zor durumlar! ‘’ Bundan sonra nasıl yaşayacağız?’ sorusu aklıma gelmiştir. Şehir bazan olur ki, insani iliğine kadar bitirir. İşleri bir şekilde yürür. Ama nasıl? Pakize’nin annesinin başına geleni öğrenince ben bile xcı duydumi köyünde böyle olur muydu, bilinmez. Kadın buralara ait olmadığının bedelini iliğine değin hissetmiş olmalı! Tek çaresi ip!
       ‘’Hakiki hayat, zamanın haricindedir ve bundan dolayı hakiki hayat için istikbal yoktur. Ölüm, zamana dair bize fikir veren, dünya ile beynimizi bağlayan bedenin harap olması, yıkılması demektir. Ölüme alaka ve münasebet cihetiyle, geleceğe dair sualin, hiçbir manası yoktur.’’
      Eğer köyünde kalsaydı(olsaydı) sabah dışarı çıkıp bahçesindeki çiçeklere dokunması ile çiçekler ona sırlarını söylerdi. Ayak sesinin nağmesi sırlara eşlik eder, kalbine dokunurdu… Evinin karşısındaki yamaçta çalılar, kayalar; kuru bir dağ, kurumuş bir kalp gibi! Gibi olurdu. Taş fırında ekmek ve börek yaptığında ısınırdı, sıcaklığını yayardı. Yanan odunun kokusu böreğe sinerdi. Yemesi enfes. Bir kurban bayramı gittim- Aişe ile nişanlıyız daha- Annesi bumbar yapacak. Ne ki bu?  Ben bilmediğim şeyi pek yemem  ama ayıp olacak ,kadın da uğraşıyor. Süper bir şeymiş. Öylesi daha yok!
     Denizin alev mavisi rengi olan, Gülfatma ve üç renk begonvilleri olan beyaz kireç boyalı taş evlerin olduğu köyünü bırakıp ya da bırakmak zorunda kalması, yeni geldiği kentte, kendine çok güzel bir ortam yapabilir miydi? Onunda gitme zamanı gelmiş. Misafir olduğu haneden çıkıp gidecekti. Bu haneye gelen gider, giden gelmez… (bu pragraf ileri olabilir)
        Akşam serinliğinde oturulan kapı önü divanının örtüsü eskimiş, tozlanmıştı. Kumaş parçalarından yaptığı örtüyü—kırk yama, patchwork—serdi. Güneşe bakardı hatta kenarından batmaya                     başlamış bir yay gibi olduğu p vakit unutulmazdı. Asmasından olmuş üzüm salkımları koparır, incir ağacından incir toplardı. 
       Bundan, bilmem  kaç yıl sonra, bunları okuyan ey okur, sen kimsin? Sana köyümüm bu zenginliğinden bir Gülfatma (Ssardunya) çiçeği bile yollayamıyorum. Kapını aç ve dışarı çık, kaybolan çiçeklerin kokulu. Hayat dolu neşeyi hisset…
       Tabii normale dönerdi her şey veya bize normal gelirdi olanlar Yaşananlar daha beter bir hal almamıştı Allah’tan! Aişe, normale döndü gibi. Yüzündeki o sert, mutsuz ifade gitmişti. Giderdi çünkü ben hiçbir şeye karışmıyordum. Frekanslar uymadığı için susmam ona ilaçtı. Mezarda da kimseye laf söylememiş, huzursuzluk çıkarmamıştım. Aslında normal tepkilerim, onları huzursuz ediyordu. Sessiz kalmıştım. Pakize’nin yaşadıkları ıstırabı yakınlarının ona yönelik tavrı bunların ifade edilmesi onlara ağır geliyordu. Sonuçta suçlarını biliyorlardı. Kendi ezikliklerini kabul .. edemediklerinden beni suçlayabilirlerdi.. Bir şeyler söylesem,’ a bak hem baktı hem laf söylüyor’’ derlerdi, Ama benim orada olmam bile onları rahatsız etmiş, ezip geçmişti.
     Aişe’nin, benim ve kızlarımın yaşadığı ve, hissettiklerimiz gerçek bir deneyimdi, tartışmasız mantıksal bir tutarlılık söz konusuydu. En önemlisi, hayatın anlamının kavranabilir ve ifade edilebilir olduğu, insan davranışlarının iyi ya da kötü diye yargılanabileceği varsayımıydı. Yaşananlar, ebedi hayatın neden ebedi olduğunu anlamak ve idrak etmeye de yarıyordu. Evet, olanlar ömrün geçici olduğu ve bizi ölüme götüren bir tören içinde bulunduğumuzu anımsatıyordu.
     Acılar, Pakize’nin acıları kendine münhasırdı. Yalnızlığın yalnızlığını kendi biliyordu. Bu acının rengi neydi? Olanlar ihtimal dışı değildi. Mantıksal bir olaydı. İzah edilebilirliği vardı! Veriler, normal ve hatta basitti ve birçok varsayım rahatlıkla ortaya çıkmıştı. Tek normal ihtimal ölüme doğru mecburi hareketti.
       Pakize, doğal bir eylem içindeydi Tüm içgüdüleriyle yaşamın korunmasına çalışıyordu. Çabası ise olanlara set olamıyordu. Hedefi iyi yaşamaktı. Herkes için geçerliydi bu, ama, hastalıkta bir nimetti. İnsanın ne kadar aciz olduğunu gösteriyordu. Onu bu duruma sokan şeyi oeradan kaldırmak ancak ölüm ile olur. ‘ Ölüm, paklıktı’’ Şöylede akıl yürütebiliriz, intihar eden kişinin hedefi onu dıkan, ürküten onu baskı altında tutan şeyi ortadan kaldırmaktır. Bu nedene kendi yaşamını ortadan     kaldırır. Bu doğal bir içgüdüdür denebilir. Onu baskı altına alan şeyi reddeder acı veren ya da hoş olmayan her şey gibi – lakin ölüm korumak istediği yaşamın son varış yeriydi- kaçış yoktu. Ölüm celladı başımızu koparmak için tepemizde bekliyordu.
     Pakize, baş ucunda duran teşbihini sık sık eline alıp çekerdi. Ruhunu , ruhaniyete doğru yöneltiyordu. Bu hareket olayların etkisiyle oluyordu, maksadı çıkarlardan ibaret olan fiillerden uzaktı. Zaten vücudunun cismani arzuları tükenmiş olması ona bu yolda yardım ediyor, yani ruhu daima ileriye, cesetten dışarıya çıkmaya yalnız olmaya, Allah’a kavuşmaya çalışıyor. Yürüseydi köyünde, yolunda yeryüzünün bir parçası olduğunu kabullenecekti. Pakize, yürüseydi, kendi üzerine çöken kaygı ve korku yumaklarını çözer, varlığını coşkuyla hissederdi.- belki--… Yaşananlar, kendinin yaşlanması, zamanın yaşlanması mı? Olaylar ironi mi? Bu acıların içinde kristallenmemiş tebessüm ettiren durumlar da vardı. Var mıydı? Mutfakta yemek yaparken radyonun sesi hep açık olurdu. Müzik, onu nerelere götürüyordu? Pakize, güzel görüp güzel düşünerek hayattan lezzet almasını biliyor muydu?  Güzellikler iiçinde büyümüştü oradan gelmişti. Geldiği köyde dedikodu normaldi. Konuşa bilirlerdi saatlerce, sadece konuşurlardı. Hayal güçleri sınırlıydı, belirli bir kaygıları da yoktu, somutlanmış görüntüler ve örgüler! Etraflarını saran o sade yıllar geçtikçe, gençlik söner; bahar günleri kaçıcıdır, narin çiçekler ölürler ve olgun insan bana der; hayat lotüs yaprağındaki bir şebnem tanesinden başka bir şey değildir. Pakize’nin yolu gözlenmeyecekti artık.
                                         ----------------------------------------------------
                                                --------------------------------------------
       Ayşe’nin yağmurlu geceleri gülebilir. Nisan, öpücüklerle gelebilirdi. Bilirsiniz ki, bir ölümlüyüz, başkaları için kendi kalbini kırmak akıllıca bir iş mi? Yalın havanın farkındalık yarattığını göremiyordum. Bu  insanlarda gözyaşı da yoktu. Duygusuzlar mıydı? Değillerdi ama doğaya uym sağlayan kaktüz misali… Güneşin insanları yakıp karattığı coğrafi konumdandı!
      Ve şarkının sonunu değiştiremiyorlardı. Yas tuttuklarını görmedim, güzellikleri altından bir şarkı olarak kalblerine işleyeceklerini şimdiye değin boşuna düşünmüşüm! Aslına bakarsanız Bodrum’dan-Ortakent- İzmir’e gelmesi başka bir zaman diliminden düşüvermiş gibi duran, göçen diğer dost ve akrabaları arasında saygı uyandıran biriydi veya öyle olmasını isterdim. Dümdüz taşıdığı kemikli vücudu ile mağrur gibi duran yeni şehirliydi. Çabası, çocukları için ailesi içindi. Bu böyle! Evine katkı için yaşlı kadınlara, çocuklara bakıcılık yapmıştı.
      Zamana mı uyuyorduk ne? Varoluşumuz – hayatımız- zaman dediğimiz olgunun ne kadarıydı?. Ölümü bizim kendimizde hissetmemizdir ki, bu da şu anda görünen hayatımızın vazgeçilmez gerçeği! Bir şey daha var ki; o da, yaşamın içindeki bireysel etkileşim. Pakize’ye kızları Aişe ve Nuray bakmıştı. Aynı oda içinde uzun zamam yatan Pakize, aynı duvarları, bir duvarınsa evlilik resmimiz vardı( Ayşe’nin), gördü, bazan penceresinden karşı tepeyi seyretti. Kızları, aman ölsün de kurtulalım demedi. Analarının arkasından dua edebiliyorlar: Anaları, umutla parlayan bakışlarıyla gitti. ‘’ Allah’ım yapma gari, yapma gari’’ demesi duasıydı. Acılar son buldu. Paklık!
      Aslında burada açıkça şunu görüyoruz. Bizim toplumumuz, insanı yalnız bırakmıyor. Yalnızlaşamıyorsunuz. Bu çok önemli. Her zaman sizi arayan soran birileri oluyor. Sabah kalktınız, kahveye gittiniz. Biri, ‘’ ne haber?’’ diğeri ‘’ ne o yüzün asık, bir şey mi oldu?’’ diye soruyor. Hele, evinizin yaşlılarına bakmak, bakabilmek büyük bir olay.
    Aile bağlarının diri kalması çok önemli!!!!????
--( Yaşamak başkası olmaktı… Pakize, izmir’e göçtüklerinde kaynanası ile aynı evde yaşamak zorundaydı. Çocukları küçüktü, sadece kocası çalışıyordu. Köyde ürün para etmez, para yok şehirde ne var?)—Bi yere koy--
   

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Dolaşan Kitap

siberpunk

Ruh Yoldaşıma,, Çocukluk (eklenecek metinler var)