Aks-i Cihan
Eski zamanların birinde, gökyüzünün kurşun değil de erimiş ayna renginde olduğu, nehirlerin tersine akıp ağaçların yaprak yerine fısıltılar döktüğü **Aks-i Cihan** adında sürreal bir diyar vardı. Bu diyarda kelimeler fiziksel birer ağırlığa sahipti; yalan söyleyenlerin ağzından ağır kurşun bilyeler dökülür, doğruyu konuşanların nefesi ise havada asılı kalan kristal oklara dönüşürdü.
Bu ülkeyi yöneten **Zamanın Ötesindeki Sultan**, sarayının tavanına asılı devasa bir sarkacın gölgesinde oturur ve sadece paradokslarla beslenirdi. Bir gün, diyarın en bilge ama en avare gezgini olan **Arel**, Sultan’ın yasaklı rüya bahçesine izinsiz girdiği için yakalandı.
Arel’i, havada duran ve hiçbir yere bağlanmayan iki büyük kapının önüne getirdiler. Sol kapının üzerinde dev bir **Gümüş Tüfek**, sağ kapının üzerinde ise gökyüzüne doğru uzayan urganıyla **Mavi bir Darağacı** duruyordu.
Sultan, tahtından doğrulup sesiyle zamanı durdurarak o meşhur kanunu fısıldadı:
> "Burada her söz kendi kaderini doğurur yabancı. **Eğer doğruyu dersen seni bu gümüş tüfekle vururuz. Eğer yalan söylersen seni bu mavi darağacına asarız.** Şimdi konuş, kendi hükmünü kendin ver."
>
Saraydaki muhafızlar, gölge varlıklar ve hatta sarayın mermer sütunları bile Arel’in ne diyeceğini beklemeye başladı. Doğruyu söylese vurulacaktı, yalan söylese asılacaktı. Ölüm kaçınılmazdı, sadece biçimi değişiyordu.
Arel, gökyüzündeki ters akan nehirlere baktı, gülümsedi ve Sultan'ın gözlerinin içine bakarak tek bir cümle kurdu:
**"Beni asacaksınız."**
O an, Aks-i Cihan’ın tüm çarkları gıcırdayarak durdu. Zaman sarkaçları delirdi, nehirler havada asılı kaldı. Sultan’ın vezirleri mantık kitaplarını açıp hummalı bir tartışmaya giriştiler:
* **Eğer Arel’i assalardı:** Arel’in söylediği söz **doğru** çıkmış olacaktı. Ama kurala göre doğru söyleyenin **vurulması** gerekiyordu! Onu asarak kuralı çiğnemiş olacaklardı.
* **Eğer Arel’i vursalardı:** Arel’in "Beni asacaksınız" sözü bir **yalan** haline gelecekti. Ama kurala göre yalan söyleyenin **asılması** gerekiyordu! Onu vurarak yine kuralı çiğnemiş olacaklardı.
Söz, gerçeği bir kurdele gibi kendi etrafında bükmüştü. Ne gümüş tüfek ateş alabildi, ne de mavi darağacı yerinden kıpırdayabildi.
Sultan, bu muazzam mantık kırılması karşısında büyülendi. Arel'in cümlesi havada donup kalmış, ne kurşun bilyeye ne de kristal oka dönüşebilmişti; sadece parıldayan bir sonsuzluk işareti (\infty) şeklinde bükülmüştü.
Sultan ayağa kalktı, şapkasını çıkardı ve "Mantığın bittiği yerde şiir başlar," dedi.
O günden sonra Arel ne vuruldu, ne de asıldı. Sultan onu sarayın **Resmi Paradoks Başı** ilan etti. Arel, sonsuza dek o iki kapının arasında, ne doğru ne yalan olan bir boşlukta, zamansızlığın tadını çıkararak yaşadı. Gümüş tüfek çiçeğe durdu, mavi darağacı ise gökyüzüne tırmanan bir sarmaşığa dönüştü.
Yorumlar
Yorum Gönder