Güneşin gökyüzünde adeta eridiği, sıcağın topraktan buhar olup yükseldiği bir gündü. Yaşlı mezarcı kulübenin önündeki gölgeliğe sığınmış, alnının terini siliyordu. Oğlu öne doğru bir adım attı, elindeki ağır demir küreği çatlamış toprağa sertçe sapladı. Doğrulup yakasını çekiştirerek nefeslendi:
— Öf... Hava bugün çok sıcak.
Babası, derin çizgilerle kaplı yüzünü gökyüzüne çevirdi:
— Elli senedir böyle sıcak olmamıştı evlat. İhtiyarlık işte, beni daha bir başka etkiliyor.
Oğlu gülümsedi, babasının omzuna dokundu:
— Yok canım, yaşla ilgisi yok. Beni de sıcak fena zorluyor bugün.
Onlar, mezarlığın kalbindeki küçük kulübede yaşayan, ölümün sessizliğini hayatın ritmi belleyen iki can yoldaşıydı. Baba yaşlanıyordu ama içi rahattı; arkasında dağ gibi duran, işine sadık oğlu vardı. Gel zaman git zaman, kaderin cilvesi babadan önce oğulun kapısını çaldı. Genç adam amansız bir hastalığa yenik düştü.
İşte o gün, yaşlı mezarcının hayatındaki en ağır, en bitmek bilmeyen gün oldu. Yıllarca başkaları için kazdığı o kara toprağı, bu kez kendi canından bir parça, tek yardımcısı için kazdı. Toprağın her bir zerresi gözyaşlarıyla ıslandı.
Oğlunun gidişinden sonra yaşlı adamın dünyası karardı. Gündüzleri sessizce işini yapıyor, geceleri ise ayakları onu fısıltıyla oğlunun mezarına götürüyordu. Yine böyle yıldızsız, karanlık bir gece yarısı, oğlunun mezar taşına başını yaslamış ağlarken, yorgun gözleri kapandı ve derin bir uykuya daldı.
Birden etrafı ne dünyaya ne de ölüme ait olan, göz kamaştırıcı bir ışık kapladı. Yaşlı adam gözlerini açtığında, tam karşısında oğlunu gördü. Oğlu, sağlığındaki gibi diri, yüzünde cennetten bir tebessümle duruyordu. Avuçlarının içinde ise dünyada eşi benzeri görülmemiş, zümrüt yeşili ve altın sarısı parıltılar saçan meyveler vardı. Bunlar, sonsuz yaşamın ve huzurun simgesi olan **Hayat Ağacı’nın meyveleriydi**.
Oğlu babasına doğru uzandı, meyvelerden birini onun titreyen ellerine bırakırken fısıldadı:
> — Baba, güzel babam... Canını sıkma, ben buradayım. Ama senden bir isteğim var: Mezarımın başına bir ağaç dik, bana gölge olsun. Onu bol bol sula ki dalları göğe uzansın, rengarenk çiçekler açsın. Kokusuna kuşlar gelsin, dallarına konsun. Kuşlar şarkı söylesin ki ben burada huzurla, rahatça uyuyayım...
Yaşlı adam "Oğlum!" diye haykırarak öne atıldı ama uzattığı elleri sadece serin bir gece rüzgarını yakalayabildi. Gözlerini açtığında güneş çoktan doğmuş, rüya bitmişti. Ancak avucunda, rüyasında gördüğü o meyvenin tam kalbinden düşmüş, üzeri kutsal ışıklarla bezeli, parıl parıl parlayan bir tohum duruyordu.
Mezarcı hemen işe koyuldu. O büyülü tohumu oğlunun başucuna dikti. Her sabah erkenden, herkesten önce kalktı; kuyudan çektiği en serin, en temiz sularla o tohumu suladı.
Günler haftaları, haftalar ayları kovaladı. Tohum fışkırdı, filizlendi ve dilden dile dolaşacak bir mucizeye dönüştü. Ağaç o kadar hızlı büyümüştü ki, yaprakları gümüş gibi parlıyor, dalları gökyüzünü bir şemsiye gibi kaplıyordu. Üstelik sıradan bir ağaç değildi bu; dört mevsim solmayan, cennet kokulu çiçekler açıyordu.
Çok geçmeden, mezarlığın feryat figan fırtınası dindi. Ağacın kokusunu alan yüzlerce çeşit, rengarenk kuş dallara yuva yaptı. Kuşlar öyle güzel, öyle huzurlu şarkılar söylüyordu ki, mezarlığa gelenlerin yüreğindeki acı bir nebze olsun hafifliyordu.
Yaşlı mezarcı artık kulübesinin önüne oturduğunda ağlamıyordu. Ne zaman rüzgar Esse ve o ağacın dalları fısıldasa, oğlunun o serin gölgenin altında, kuş sesleriyle uyuduğunu biliyor ve huzurla gülümsüyordu. Dağ gibi acı, koskoca bir sevgiyle yeşermiş; ölüm, Hayat Ağacı'nın gölgesinde ebedi bir huzura dönüşmüştü.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Ruh Yoldaşıma,, Çocukluk (eklenecek metinler var)

silinmeyen Ben,, 2,, roman devamı

siberpunk