Kınalı Kuzu ve Emre
Küçük çocuk Emre, yaz tatili başlar başlamaz şehirden ayrılıp dedesinin köyüne gitmişti. Köy, yemyeşil tepelerin arasına kurulmuş, sabahları horoz sesleriyle uyanılan, geceleri yıldızların gökyüzünü doldurduğu eski bir Anadolu köyüydü.
Emre'nin en sevdiği insan dedesiydi. Dedesi onu otobüs durağında karşılamış, bastonuna dayanarak gülümsemişti.
"Hoş geldin yiğidim," demişti.
Emre dedesine sarılmış, köyün temiz havasını içine çekmişti. Şehirdeki beton binalardan sonra burası ona başka bir dünya gibi geliyordu.
Ertesi sabah dedesi onu ahırın yanına götürdü.
"Senin için bir hediyem var."
Küçük bir ağılın kapısını açtı. İçeriden beyaz yünlü, kulakları sarkık, alnında kına lekesi bulunan bir kuzu çıktı.
"Kınalı..." dedi Emre hayranlıkla.
Dedesi gülümsedi.
"Artık onun adı Kınalı olsun. Bu yaz ona sen bakacaksın."
Emre'nin gözleri parladı.
O günden sonra ikisi ayrılmaz dost oldular. Emre sabahları erkenden kalkıyor, Kınalı'yı otlaklara götürüyor, onunla konuşuyor, bazen de boynuna sarılıyordu.
Kınalı da onu takip ediyor, bazen hoplayıp zıplayarak oyun oynuyordu.
Günler böyle geçti.
Bir öğleden sonra güneş yumuşak bir sıcaklıkla kırları aydınlatıyordu. Kelebekler uçuşuyor, çiçekler rüzgârla sallanıyordu.
Emre bir çınar ağacının yakınındaki çiçeklerin arasına uzandı.
"Kınalı, fazla uzaklaşma olur mu?" dedi.
Kuzu başını kaldırıp kısa bir meleme çıkardı.
Emre gökyüzündeki bulutlara bakarken gözleri ağırlaştı.
Bir süre sonra uyuyakaldı.
Ne kadar uyuduğunu bilmiyordu.
Uyandığında güneş çoktan eğilmişti.
Bir anda doğruldu.
"Kınalı?"
Etrafına baktı.
Sessizlik...
"Kınalı!"
Bir daha seslendi.
Cevap yoktu.
Kalbi hızla çarpmaya başladı.
Çalıların arasına baktı.
Dere kenarına koştu.
Tepeye çıktı.
Ama Kınalı yoktu.
Önce biraz aradı.
Sonra biraz daha.
Derken saatler geçti.
Emre zamanın nasıl aktığını fark etmedi.
Kınalı'yı bulma umuduyla sürekli yürüdü.
Bir tepeyi geçti.
Bir patikaya saptı.
Bir dereyi aştı.
Sonunda hava kararmaya başladı.
O zaman korkunç gerçeği fark etti.
Kendisi de kaybolmuştu.
Gökyüzü mora dönmüş, ağaçların gölgeleri uzamıştı.
Emre'nin gözleri doldu.
"Dede..." diye fısıldadı.
Orman gittikçe karanlıklaşıyordu.
Tam o sırada garip bir şey oldu.
Önce tek bir ışık belirdi.
Sonra bir tane daha.
Sonra yüzlercesi...
Binlercesi...
Ağaçların arasında küçük yıldızlar dolaşıyor gibiydi.
Emre hayatında hiç ateş böceği görmemişti.
Şaşkınlıkla onları izledi.
Bir süre sonra korkusunun yerini merak aldı.
Ateş böcekleri sessizce uçuyor, ormanı görünmez lambalarla aydınlatıyordu.
Sanki gece karanlığına karşı küçük bir savaş veriyorlardı.
Emre onları izlerken içinden bir ses yükseldi:
"Karanlık sandığın kadar güçlü değildir."
O sırada köyde dedesi torununun dönmediğini fark etmişti.
El fenerini aldı.
Komşulara haber verdi.
Herkes Emre'yi aramaya çıktı.
Dedesi ise ormana doğru yürürken sürekli sesleniyordu.
"Emreee!"
Ama ormanın içindeki çocuk bunu duyamıyordu.
Çünkü o sırada bambaşka bir şey oluyordu.
Yorgunluktan ayakları sürünen Emre, yaşlı bir incir ağacının altına geldi.
Ağacın dalları gökyüzüne uzanıyor, kökleri toprağın derinliklerine iniyordu.
Tam dinlenmek için oturacağı sırada ağacın altındaki karanlık parlamaya başladı.
Ateş böcekleri bir araya geliyor gibiydi.
Işıklar çoğaldı.
Büyüdü.
Döndü.
Sonra insan biçiminde dev bir siluete dönüştü.
Emre korkuyla geri çekildi.
Ama o varlığın yüzünde sıcak bir gülümseme vardı.
Sesi rüzgâr gibi yumuşaktı.
"Kuzunu bulamadın mı?"
Emre şaşkınlıkla başını salladı.
Gözlerinden yaşlar süzüldü.
"Bulamadım."
Işıklı dev diz çöktü.
"Üzülme."
"Ben onu çok seviyorum."
"Biliyorum."
"Ya kurtlar yediyse?"
Dev gülümsedi.
"O seni bulacak..."
Sonra hafifçe ekledi:
"...eğer kurtlar ondan önce bulmazsa."
Emre'nin gözleri yeniden doldu.
"Ne olur bana yardım et."
Işıklar Prensi uzun süre sessiz kaldı.
Sonra gökyüzündeki yıldızları gösterdi.
"Şu yıldızları görüyor musun?"
"Evet."
"Onlar milyonlarca yıldır yollarını kaybetmeden gökyüzünde dolaşıyorlar."
"Nasıl?"
"Çünkü nereye ait olduklarını biliyorlar."
Emre anlamamıştı.
Prens devam etti:
"İnsan da böyledir. Kimi zaman kaybolur. Kimi zaman sevdiğini yitirir. Ama sevgi gerçekse yollar yeniden birleşir."
"Peki ya bulamazsam?"
"Bulmak her zaman kavuşmak değildir."
"Nasıl yani?"
"Bazen ararken büyürsün."
Emre sessizleşti.
Işıklar Prensi ayağa kalktı.
"Bak etrafına."
Çocuk baktı.
Ateş böcekleri incir ağacının dallarında yıldızlar gibi parlıyordu.
"Şu küçücük ışıkları görüyor musun?"
"Evet."
"Onlar güneş kadar güçlü değiller."
"Evet."
"Ama karanlıktan korkmuyorlar."
Emre ilk kez gülümsedi.
Prens devam etti:
"Hayatta da böyle ol. Büyük olmak zorunda değilsin. Cesur olmak yeterlidir."
O gece Emre, Işıklar Prensi'nin yanında uykuya daldı.
Sabah kuş sesleriyle uyandı.
Ama Prens yoktu.
Sanki hiç gelmemişti.
Tam o sırada uzaktan bir meleme sesi duyuldu.
"Meeee!"
Emre yerinden fırladı.
"Kınalı!"
Çalılıkların arasından küçük kuzu koşarak çıktı.
Boynundaki çan sevinçle sallanıyordu.
Emre gözlerine inanamadı.
Kınalı ona doğru koştu.
Çocuk dizlerinin üzerine çöktü ve kuzusuna sarıldı.
O sırada dedesi de patikadan görünmüştü.
Gece boyunca onu aramıştı.
Torununa sarılırken gözleri nemlendi.
"Çok korkuttun bizi."
Emre dedesine sarıldı.
Sonra dönüp incir ağacını gösterdi.
"Dede, burada Işıklar Prensi vardı."
Dedesi ağaca baktı.
Gülümsedi.
"Belki vardı."
"Sen inanıyor musun?"
Dedesi gökyüzüne baktı.
"Bu dünyada bazı şeyler gözle görülmez evlat."
"Mesela?"
"Umut."
Emre sustu.
Dedesi devam etti:
"İnsan bazen kuzusunu kaybeder, bazen yolunu, bazen de cesaretini. Ama umut varsa hepsini yeniden bulabilir."
Köye dönerlerken güneş dağların üzerinden yükseliyordu.
Kınalı önlerinde hoplayarak ilerliyordu.
Emre dönüp son kez ormana baktı.
İncir ağacının dallarında birkaç ateş böceği hâlâ parlıyordu.
Ve çocuk o gün şunu öğrendi:
Karanlık, ışığın olmadığı yer değildir. Umudun unutulduğu yerdir. İnsan umudunu koruduğu sürece, kaybettiği şeylerin yolu bir gün mutlaka ona yeniden ulaşır.
Yorumlar
Yorum Gönder