masallar( 8 masal)

Masal Gibi Genç Kadın 

Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, binaların gökyüzünü gıdıkladığı Taş Şehir’de Trudy adında, ciğerleri fırtınadan, ayakları balık yüzgecinden yapılmış deli fişek bir kız yaşarmış.
Trudy henüz küçücük bir çocukken, vücudunu alevden bir canavar sarmış ve kulağındaki sesleri alıp götürmüş. Şehrin en bilgiç doktorları parmaklarını sallayıp, “Bu kız bir daha asla suya yaklaşmamalı, yoksa kulakları balık yemine dönüşür!” diye kehanette bulunmuşlar. Ama bilmedikleri bir şey varmış: Trudy’nin damarlarında kan değil, köpüklü okyanus şurubu akıyormuş!
Günlerden bir gün Trudy, karada yürümekten sıkılıp gözünü krallığın en huysuz, en obur su canavarına dikmiş: Büyük Mavi Manş Yutucu. Bu canavar, buz gibi soğuk dalgalardan oluşur, üzerine gelen herkesi dev dalga yumruklarıyla tokatlar ve denizanası ordularıyla insanları pes ettirirmiş. Üstelik krallığın Bıyıklı Adamlar Meclisi her yerde bağırmaktaymış: “Bir kadın bu canavarı geçemez! Kadınların elbisesi ağırdır, kolları çabuk yorulur, zaten deniz de kadınları sevmez!”
Trudy bu lafları duyunca kahkahayı basmış. Hemen kendine balık pulundan bozma iki parçalı bir zırh dikmiş. Vücudunu dev balinaların gıdık yağlarıyla kaplamış ki buzdan dalgalar onu ısıramasın. Ve bir gece yarısı, gökyüzündeki mor yıldızlar ona yol gösterirken, kendini dev canavarın kucağına atıvermiş!
Su canavarı önce şaşırmış, sonra sinirlenmiş. Trudy’nin üzerine elektrik saçan mor mor denizanaları fırlatmış, ama Trudy hepsini birer patlamış mısır gibi kenara itmiş. Canavar, yönünü kaybettirmek için katran karası sisler üflemiş, dev akıntılarla onu geriye çekmeye çalışmış. Fakat Trudy çıldırtıcı bir ritimle kulaç attıkça, altındaki deniz limonlu gazoz gibi fokurdamaya başlamış. Kız kulaç attıkça su ısınmış, dalgalar teslim bayrağı çekmiş!
Tam 14 saat boyunca dev canavarla dans eden Trudy, karşı kıyının kayalıklarına ayak bastığında o devasa Mavi Manş Yutucu saygıyla eğilmiş ve köpükten bir tacı kızın başından aşağı döküvermiş. Bıyıklı Adamlar Meclisi utancından sakallarını yemiş, Taş Şehir’in insanları ise günlerce gökyüzünden konfeti yerine deniz tuzu yağdırarak bu çılgın su kraliçesini kutlamış.
O günden sonra denizler, kendini durdurmaya çalışanlara kulak asmayan gözü pek kızların şarkılarıyla dalgalanmış.

BABİL KULESİ VE ORTAK REFERANS

Bir varmış, bir yokmuş… Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, göğün bulutlara kavuştuğu en yüksek tepeye kurulmuş devasa bir kule varmış. Bu kulenin dört bir yanı, salkım salkım üzümlerin, mis kokulu sarmaşıkların sarktığı geniş mi geniş asma bahçeleriyle çevriliymiş.
O zamanlar dünyadaki tüm insanlar aynı yerde yaşar, aynı yoldan yürür, aynı gökyüzüne bakarmış. Fakat bir gün, kuleye çıkan insanlar konuşmaya başlamışlar. Biri diğerine bir şey söylüyor, ama karşısındaki yalnızca rüzgârın uğultusuna benzer sesler duyuyormuş. Sesler yükselmiş, kelimeler karışmış, kulenin yüksek surlarında akis yapıp yabanda aykırır gibi savrulmuş. Kimse kimseyi anlamaz olunca, büyük bir kargaşa doğmuş.
İşte o an, Kâinatın Yaratıcısı insanlara kulak vermeleri ve kalplerini açmaları için yepyeni kelimeler öğretmiş. İnsanların zihinlerine farklı renklerde, farklı tınılarda sesler bırakmış. Aynı dili konuşabilen insanlar zamanla bir araya gelmiş; birbirinin sesini tanıyanlar aynı topluluğu oluşturmuş.
Kâinatın Yaratıcısı insanları böylece kavim kavim ayırmış. Ama bu ayrılık bir küskünlük için değilmiş; insan toprağı aşsın, denizleri geçsin, başka diyarlardaki kardeşleriyle oturup sohbet etsin, kervanlar kurup ticaret yapsın, birbirini tanıyıp öğrensin diye yapılmış.
Masal bu ya, o günden sonra evrenin her köşesi ayrı bir melodiyle dolmuş. Kimi kavmin dili nehirlere benzer gürül gürül akar, kimininki rüzgâr gibi fısıldarmış. Masaldaki bilge bilge söyler, evrende binbir çeşit frekans varmış. Asıl hüner, sadece kendi sesine kulak vermek değil, başkasının frekansını da dinlemeyi bilmekmiş. Çevresi asma bahçeleriyle kaplı o eski kulenin gölgesinde insanlar anlamış ki; dili, sesi ne olursa olsun, dinleyen ve anlayış gösteren yürekler en sonunda ortak frekansta buluşurmuş.
Gökten üç elma düşmüş: Biri dinlemeyi bilenlerin, biri anlayışla yaklaşanların, biri de ortak frekansta buluşup barış içinde yaşayan tüm insanların başına…

İddia, Fetbas ile Çaycı Ali

Bir varmış, bir yokmuş, evvel zaman içinde, kalbur saman içinde… Yedi tepeli, deniz kokulu İstanbul şehrinde, koca bir mülki amirin makamında geçen tatlı mı tatlı bir masal varmış.
Bu makamın iki müdavimi varmış: Biri, makam arabasının direksiyonunu sallayan, aklı fikri hinlikte ve cinlikte olan kurnaz mı kurnaz Şoför Fesbas; diğeri ise elinde tepsisi, yüzünde tebessümüyle koridorları şenlendiren, kalbi pamuk gibi saf ve temiz Çaycı Ali.
Fesbas, günün her vakti Ali’ye takılmayı pek severmiş. Ne zaman çay ocağının önünden geçse durur, bıyığını burar ve Ali’ye seslenirmiş:
“Yahu Ali, gel seninle büyük bir iddiaya girelim! Bak şu köşedeki cam şişeyi görüyor musun? Ben kendimi küçültüp o şişenin içine gireceğim! Kazanırsam bana bir ay çaylar bedava, ne dersin?”
Bizim saf Çaycı Ali ise her seferinde şaşkınlıkla gözlerini açar, “Aman Fesbas Abi, koca adamsın, cam şişeye nasıl giresin? Günaha girme, yapamazsın!” der, Fesbas da onun bu halini görüp bıyık altından kahkahalar atarmış. Ali’yi kandırıp bir şeyler koparmak Fesbas’ın en büyük eğlencesiymiş.
Gel zaman git zaman, günlerden bir gün ocağa hiç tanınmayan, garip kılıklı, gözleri çakmak çakmak bir Müşteri çıkagelmiş. Müşteri masaya oturmuş, bir çay söylemiş. Çayından bir yudum aldıktan sonra tam yanında duran Şoför Fesbas’a dönüp kısık bir sesle sormuş:
“Hey şoför efendi… Seninle şöyle ağız tadıyla bir iddiaya girelim mi?”
Herkesi kandırmaya alışkın olan Fesbas, karşısında yeni bir kurban bulduğunu sanıp hemen gözlerini parlatmış:
“Ooo, gireriz ya! Ama neyine iddiaya giriyoruz?”
Müşteri tebessüm etmiş: “Ben şu elimdeki çay bardağını kıtır kıtır yiyeceğim. Eğer yersem bana bir kilo muz alırsın. Yiyemezsem ben sana bir kilo muz alırım.”
Fesbas içinden “Ulan bu adam kafayı yemiş, cam bardak yenir mi hiç! Bedavadan bir kilo muz yiyeceğiz” diye düşünüp hemen atılmış:
“Kabul! Giriyorum iddiaya, getir muzları hazırlat!”
Müşteri hiç istirini bozmamış. Çayının son yudumunu içmiş, bardağı eline almış. Önce bardağın kenarından “ÇIT!” diye koca bir ısırık almış. Başlamış camı ağzında kıtır kıtır çiğnemeye! Fesbas’ın gözleri yuvalarından fırlamış, ağzı bir karış açık kalmış. Müşteri bardağın yarısını afiyetle yuttuktan sonra Fesbas korkuyla geri çekilmiş, ellerini havaya kaldırıp bağırmış:
“Aman aman! Dur hemşerim, sen neymişsin böyle! Seninle iddiaya falan girilmez, benpes ediyorum!”
Fesbas hemen koşup manavdan en sarı, en tatlı muzlardan bir kilo yaptırıp adama teslim etmiş. O günden sonra Fesbas, Çaycı Ali’ye bir daha asla “Şişeye girerim, iddiaya girelim” diyememiş. Ali ise çayını demlerken içinden “Demek ki her kurnazın üstünde bir kurnaz varmış” diye gülümser, İstanbul’un rüzgarı da bu masalı kulaktan kulağa fısıldarmış.
Gökten üç elma düşmüş: Biri bu tatlı masalı dinleyene, biri dürüst ve saf olan Çaycı Ali’ye, biri de kurnazlık yapıp muzundan olan Şoför Fesbas’a…

Mendoza ve Koca Göz’ün Uykusu

Mendoza ve Koca Göz’ün Uykusu
Bir zamanlar, sürekli sarsılan, darbeler ve irili ufaklı kalkışmalarla yavaş yavaş gücünü yitiren devasa bir çark vardı. Bu çark, ülkenin kaderini döndürürdü ama her çatlakta biraz daha paslanmış, en sonunda tamamen durup çökmüştü.
İşte Dangoz Mendoza, gözlerini tam da bu çöküşün ortasında açtı. Başını kaldırdığında ilk gördüğü şey, sisteme yıllarca yön vermiş o eski kurucu partinin sembolü olan, veri piramidinin loş ve tanıdık ışıklarıydı. Mendoza, kökleri gerçek toprağa değil, plastik borulardaki besinli sulara sarılı olan yapay, hidroponik bir ormanın kalbindeydi. Yıllardır vücudunun şeklini alan, her kıvrımını ezbere bilen o hafızalı köpük yatağında uyuyordu. Ama artık yatma vakti bitmişti. Bir şeylerin değişmesi, birilerinin adım atması gerekiyordu.
Sırtındaki yapay yaprakları silkeleyip ayağa kalktı. Yıllar önce hidrojen yakıtıyla çalışacak şekilde dönüştürülmüş, kaportası güneşten solmuş eski bir Reno sedanın direksiyonuna geçti. Motor, geçmişin gücüyle ama günümüzün sessizliğiyle mırıldandı. Mendoza’nın rotası belliydi: Dünyayı devasa ekranlardan izleyen, herkesin adımını gölge gibi takip eden Koca Göz’ün hüküm sürdüğü O Şehir.
Mendoza, Şehir’in yüksek kulelerine doğru sürerken tek bir hayal kuruyordu: İnsanların enselerindeki o görünmez baskıyı kaldırmak, her an izlenme korkusuyla yaşamayan özgür insanların dünyasını geri getirmek.
Koca Göz’ün kulesine vardığında, ne devasa ordularla karşılaştı ne de lazer sistemleriyle. Çünkü çöken sistem, Koca Göz’ü de besleyemez olmuştu. Mendoza, kulenin ana şalterine ulaştı. Yıllardır veri piramidinden beslenen ve insanları takip eden o tek gözlü dev ekranın önüne geçti. Cebinden çıkardığı basit bir köprü kablosuyla, kendi eski Reno sedanının hidrojen hücresini kulenin ana çekirdeğine bağladı.
Fakat Mendoza sistemi yok etmedi; Koca Göz’ün merceğini insanları izlemekten alıp, hidroponik ormanın yapay güneşine dönüştürdü. O günden sonra Koca Göz, kimsenin ne yaptığına bakmadı; sadece topraksız kalan ağaçlara ışık, karanlıkta kalan yollara rehber oldu. Mendoza ise ne kahraman ilan edildi ne de bir tahta oturdu. Reno sedanına atlayıp, insanların artık gölgelerinden korkmadan yürüdüğü yollarda gözden kayboldu.
Mendoza’nın macerasını daha karanlık bir siberpunk havada mı sürdürelim, yoksa bu masalsı ve umutlu ton üzerinden başka karakterler ekleyerek mi ilerleyelim?

Yöneticinin Kurnazlığı

Bir varmış, bir yokmuş… Zamanın köpükler içinde aktığı, martı çığlıklarının rüzgâra karıştığı çok eski günlerde, mavi suların kucağında kadim bir şehir varmış. Bu şehir öyle yaşlı, öyle görkemliymiş ki taşları bile geçmişin hikâyelerini fısıldarmış.
Günün birinde, bu kadim şehirden alıp başını giden, başka bir rüzgârlı deniz beldesine doğru uzanan devasa, geniş, çift yönlü bir yol yapılmasına karar verilmiş. Yol dediğin sadece taş ve asfalt değilmiş tabii; kazancın, ticaretin ve heveslerin de akacağı yepyeni bir damarmış.
Denizlerin ötesinde, ulu binaları ve şifa dağıtan tabipleriyle ünlü yabancı bir krallık birliği varmış. Bu birlik, yeni yolun üstünde, gelip geçen kervanlara ve darda kalan yolculara şifa olsun diye kocaman bir hastane kurmak istemiş. Gözlerine kestirdikleri yer de tam bu yeni yolun üstünde, bereketli 40 dönümlük bir araziymiş.
Gelgelelim, kadim şehrin yöneticisi —aklı her daim kâra ve hesaba çalışan bir bey— bu haberi almış. Kurnazlığıyla bilinen bu bey, derhal harekete geçmiş. Henüz kimse uyanmadan, yolun kenarındaki o araziyi de çevresini de pek ucuz altınlara kapatıp tam 80 dönüm toprağı kendi mülkü eylemiş.
Sonra da yabancı krallık birliğinin elçilerini huzuruna çağırıp bıyığını baka baka konuşmuş:

“Sizin istediğiniz o 40 dönümü size satayım. Kalan 40 dönüm de ben güzel çay bahçeleri, leziz yemekler sunan hanlar ve süslü butik konaklar dikeyim. Şifa aramaya gelenler benim hanlarımda konaklasın. Çayını içsin. Ne dersiniz?

Yabancı krallığın elçileri şöyle bir birbirine bakmış. Yüzlerindeki ciddiyet, denizin poyrazı gibi soğukmuş. Yöneticinin bu hırslı ve fırsatçı teklifini hiç düşünmeden geri çevirmişler.
Sözcüleri öne çıkıp, tarihe geçecek o cevabı vermiş:
“Ey şehir beyi! Eğer bu topraklarda konakları, aşhaneleri, çay bahçelerini o toprağın kendi insanı, alın teriyle rızkını arayan halkı yapsaydı, biz buna rıza gösterir, sevinirdik. Ama sen ki bu şehrin yöneticisisin; makamının gücüyle toprağı ucuza kapatıp kendi kârının peşine düşersen, biz seninle aynı yola çıkmayız. Halkın hakkı olana sen konamazsın.”
Böylece krallık birliği arkasını dönüp gitmiş. Kurnaz yöneticinin elinde ise ne hastane kalmış, ne süslü konaklar… Sadece yolun kenarında rüzgârın savurduğu 80 dönümlük sessiz bir toprak kalmış.
Gökten üç elma düşmüş: Biri adaletle yönetenlerin başına, biri kendi rızkının peşinde olan emektar halka, biri de makamını kâr kapısı yapmayan bilge insanlara…

Mezarcının Hayat Ağacı

Güneşin gökyüzünde adeta eridiği, sıcağın topraktan buhar olup yükseldiği bir gündü. Yaşlı mezarcı kulübenin önündeki gölgeliğe sığınmış, alnının terini siliyordu. Oğlu öne doğru bir adım attı, elindeki ağır demir küreği çatlamış toprağa sertçe sapladı. Doğrulup yakasını çekiştirerek nefeslendi:
— Öf… Hava bugün çok sıcak.
Babası, derin çizgilerle kaplı yüzünü gökyüzüne çevirdi:
— Elli senedir böyle sıcak olmamıştı evlat. İhtiyarlık işte, beni daha bir başka etkiliyor.
Oğlu gülümsedi, babasının omzuna dokundu:
— Yok canım, yaşla ilgisi yok. Beni de sıcak fena zorluyor bugün.
Onlar, mezarlığın kalbindeki küçük kulübede yaşayan, ölümün sessizliğini hayatın ritmi belleyen iki can yoldaşıydı. Baba yaşlanıyordu ama içi rahattı; arkasında dağ gibi duran, işine sadık oğlu vardı. Gel zaman git zaman, kaderin cilvesi babadan önce oğulun kapısını çaldı. Genç adam amansız bir hastalığa yenik düştü.
İşte o gün, yaşlı mezarcının hayatındaki en ağır, en bitmek bilmeyen gün oldu. Yıllarca başkaları için kazdığı o kara toprağı, bu kez kendi canından bir parça, tek yardımcısı için kazdı. Toprağın her bir zerresi gözyaşlarıyla ıslandı.
Oğlunun gidişinden sonra yaşlı adamın dünyası karardı. Gündüzleri sessizce işini yapıyor, geceleri ise ayakları onu fısıltıyla oğlunun mezarına götürüyordu. Yine böyle yıldızsız, karanlık bir gece yarısı, oğlunun mezar taşına başını yaslamış ağlarken, yorgun gözleri kapandı ve derin bir uykuya daldı.
Birden etrafı ne dünyaya ne de ölüme ait olan, göz kamaştırıcı bir ışık kapladı. Yaşlı adam gözlerini açtığında, tam karşısında oğlunu gördü. Oğlu, sağlığındaki gibi diri, yüzünde cennetten bir tebessümle duruyordu. Avuçlarının içinde ise dünyada eşi benzeri görülmemiş, zümrüt yeşili ve altın sarısı parıltılar saçan meyveler vardı. Bunlar, sonsuz yaşamın ve huzurun simgesi olan Hayat Ağacı’nın meyveleriydi.
Oğlu babasına doğru uzandı, meyvelerden birini onun titreyen ellerine bırakırken fısıldadı:

— Baba, güzel babam… Canını sıkma, ben buradayım. Ama senden bir isteğim var: Mezarımın başına bir ağaç dik, bana gölge olsun. Onu bol bol sula ki dalları göğe uzansın, rengarenk çiçekler açsın. Kokusuna kuşlar gelsin, dallarına konsun. Kuşlar şarkı söylesin ki ben burada huzurla, rahatça uyuyayım…

Yaşlı adam “Oğlum!” diye haykırarak öne atıldı ama uzattığı elleri sadece serin bir gece rüzgarını yakalayabildi. Gözlerini açtığında güneş çoktan doğmuş, rüya bitmişti. Ancak avucunda, rüyasında gördüğü o meyvenin tam kalbinden düşmüş, üzeri kutsal ışıklarla bezeli, parıl parıl parlayan bir tohum duruyordu.
Mezarcı hemen işe koyuldu. O büyülü tohumu oğlunun başucuna dikti. Her sabah erkenden, herkesten önce kalktı; kuyudan çektiği en serin, en temiz sularla o tohumu suladı.
Günler haftaları, haftalar ayları kovaladı. Tohum fışkırdı, filizlendi ve dilden dile dolaşacak bir mucizeye dönüştü. Ağaç o kadar hızlı büyümüştü ki, yaprakları gümüş gibi parlıyor, dalları gökyüzünü bir şemsiye gibi kaplıyordu. Üstelik sıradan bir ağaç değildi bu; dört mevsim solmayan, cennet kokulu çiçekler açıyordu.
Çok geçmeden, mezarlığın feryat figan fırtınası dindi. Ağacın kokusunu alan yüzlerce çeşit, rengarenk kuş dallara yuva yaptı. Kuşlar öyle güzel, öyle huzurlu şarkılar söylüyordu ki, mezarlığa gelenlerin yüreğindeki acı bir nebze olsun hafifliyordu.
Yaşlı mezarcı artık kulübesinin önüne oturduğunda ağlamıyordu. Ne zaman rüzgar Esse ve o ağacın dalları fısıldasa, oğlunun o serin gölgenin altında, kuş sesleriyle uyuduğunu biliyor ve huzurla gülümsüyordu. Dağ gibi acı, koskoca bir sevgiyle yeşermiş; ölüm, Hayat Ağacı’nın gölgesinde ebedi bir huzura dönüşmüştü.

Metro, Su, Bahçelerarası

Bir zamanlar, ulu dağların gölgesinde, toprağının kokusu ve meyvesinin lezzetiyle tüm diyarda nam salmış yeşil bir vadi varmış: Bahçelerarası.
Bu vadinin altından, Balçova’nın yüce dağlarından süzülen şırıl şırıl, buz gibi yeraltı nehirleri akarmış. Toprak ne zaman susasa, bu gizli nehirler derinden derine köklere hayat verir, köylülerin kuyularını birer bereket pınarına dönüştürürüz. Ağaçlar neşeyle dallarını eğer, sebzeler güneşle dans edermiş.
Günlerden bir gün, diyarın büyük yöneticileri insanların bir yerden bir yere rüzgar gibi hızlı gitmesi gerektiğine karar vermişler. Dağların altından, Bahçelerarası’nın kalbine doğru uzanan köstebek gibi devasa devler uyandırılmış. Bu devler, yerin derinliklerinde karanlık ve uzun tüneller açmaya, demir yollar döşemeye başlamışlar. Artık adına “Yeraltı Tramvayı” dedikleri büyük demir ejderhalar, Balçova tepelerinden Narlıdere beldesine kadar insanları bir çırpıda taşır olmuş.
İnsanlar sevinmiş; yolculuklar kısalmış, mesafeler tükenmiş. Fakat yerin altında kimsenin hesaba katmadığı bir şey olmuş…
O taş devler tünelleri kazarken, dağlardan süzülüp toprağa hayat taşıyan o gizli su damarlarının önüne devasa taş duvarlar örmüşler. Yeraltı suları yönünü kaybetmiş, çaresizce başka karanlık kuytulara sapmış. Yıllardır vadinin canına can katan o gizli pınarlar, artık Bahçelerarası’nın verimli topraklarına ulaşamaz olmuş.
Derken, bahar gelmiş ama vadide bir garip sessizlik varmış. Köylüler kuyularına kovalarını sallamış, fakat derinden gelen tek şey boşluğun yankısıymış. Kuyular kurumuş, toprak çatlamış, yapraklar boynunu bükmüş. Yeşilin her tonunu barındıran Bahçelerarası, yavaş yavaş sararmış ve tarımın neşeli şarkısı susmuş.
Köyün en yaşlı bilgesi, kuruyan kuyulardan birinin başına oturup şöyle demiş:

“Yeryüzünde yolları kısaltırken, yerin altındaki can damarlarını unutmak. İnsanları birbirine kavuşturduk ama toprağı Sudan ayırdık.”

Zaman Tamirciler ve Kayıp Şehrin Anahtarları

Bir varmış, bir yokmuş… Zamanın düz bir çizgi değil, İzmir Körfezi’nin dalgaları gibi üst üste bindiği günlerden bir gün, kadim şehrin sokaklarında üç yoldaş yaşarmış.
Bu şehir, bir zamanlar sarı sıcak güneşiyle Osmanlı’nın en renkli mozaiğiymiş. Mercedes’in o mırıl mırıl sesinde söylediği gibi; sokaklarında Levantenlerin piyano sesleri, Rum balıkçıların şarkıları, Türk seyyahların nidaları ve Seferadların boyoz kokusu birbirine karışırmış. Sonra zaman, hoyrat bir el gibi şehri dibe vurmuş, anıları tozlu raflara itmişti. Ama İzmir’in ruhu, betonların altında bile nefes almaya devam ediyordu.
O gün, yolları gözleyen iki arkadaş, körfezin tuzuyla yıkanmış eski bir kahve bahçesinde oturuyorlardı. Mercedes, asırlık gövdesini ve yorgun motorunu kahvenin önüne, begonvillerin gölgesine usulca park etmiş, geçmiş günlerin rüyasına dalmıştı.
Tam o sırada, caddenin ucunda bir homurtu, ardından fıslayan bir buhar sesi duyuldu. Gelen, zamanın büküldüğü o yeni dünyadan kopup gelmiş eski bir Reno sedandı. Kaportası nostalji kokuyordu ama kalbinde hidrojen yakıtının fütüristik maviliği yanıyordu. Direksiyondaki üçüncü yoldaş, arabadan indiğinde gözlerinde sürgün bir gezginin heyecanı vardı.
“Daha güzel bir yer!” dedi yeni gelen, sanki cebinde başka bir evrenin haritasını taşıyormuş gibi. “Burası sadece geçmişin gölgesi değil, geleceğin de başlangıcı.”
Masadaki arkadaşı güldü, çayından bir yudum alıp rüzgara karşı mırıldandı: “Brooklyn’deyim falan de işte kendine… Kendini öyle avut.”
Ama masal bu ya, bu kelimeler sıradan birer şaka değildi. O an, hidrojenli Reno’nun egzozundan çıkan su buharı ile Mercedes’in kadim egzoz dumanı kahve bahçesinin ortasında birleşti. Sis bulutunun içinden, eski İzmir’in çok dilli, çok renkli hayaletleri belirdi. Brooklyn’in tuğla duvarlı sokakları ile Alsancak’ın cumbalı evleri, bir anlığına körfezin üstünde havada asılı kaldı.
Üç arkadaş anladı ki; şehirler batabilir, zaman değişebilir, arabalar hidrojenle çalışıp sokaklar ıssızlaşabilir… Ama eskiyle yeniyi, dostlukla hasreti birleştiren bir kahve masası olduğu sürece, o masal hiç bitmezdi.
Gökten üç boyoz düşmüş; biri geçmişi unutmayan Mercedes’e, biri geleceği getiren Reno’ya, biri de bu güzel şehri kalbinde taşıyan tüm dostlara…

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Ruh Yoldaşıma,, Çocukluk (eklenecek metinler var)

Çay Soğumadan Önce - Kafe Maya 6

Silinmeyen Ben. 1,, roman